ENERJİ SORUNU VE TÜRKİYE

Vural Altın, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi

ENERJİ

Enerji çağdaş yaşamın stratejik girdilerinden birisidir ve metabolizmik bir benzetmeyle, toplumsal organizmanın kanındaki şeker gibidir. Tarihte zengin enerji kaynakları üzerine pek çok medeniyet kurulmuţ, enerji yetersizliği duvarına çarpmak bu medeniyetlerden bazılarının sonu olmuştur. Örneğin Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne yol açan faktörler arasında, Romalıların paralarının değerini koruyamayıp hızlı bir enflasyon spiraline yakalanmış olmaları sayılır. Zira Roma, gücünün zirvesinde iken, para basmak için ihtiyaç duyduğu altın ve gümüşü Nübye, yani bugünkü Sudan gibi Afrika eyaletlerinden temin etmiş, fakat bu eyaletlerini kaybedince, Avrupa'daki fakir madenlerin işletilmesi gerekmiştir. Bu madenlerin yüzeysel kapasitesi hızla tüketilmiş, derinlere inmeye çalışıldığında galerilerden su çıkmaya başlayınca, madenlerin işletilmesinden vazgeçilmiştir. Yeterince kıymetli metal bulunamayınca paraya bakır ve çinko katılmaya başlanmış, kısacası paranın değeri hızla aşınmıştır. Halbuki imparatorluğu bir arada tutan en önemli faktörlerden birisi, o zamanın "bilinen dünya"sında, her tarafta geçerli bir para biriminin varlığı ve bu sayede canlılığını sürdüren ticaret olmuştur. Paraya güven kaybedildikçe ticaret gerilemiş, artan yoksulluk ve tatminsizlik, koskoca imparatorluğun sonunu getirmiştir.

Avrupa'nın Orta Çağ karanlıklarından sıyrılmasında etkin rol oynayan faktörlerden birisinin de, Romalıların kapatmış olduğu madenlerin yeniden işletmeye açılması olduğu söylenir. Avrupalılar bunu, galeri diplerindeki suyu yeldeğirmenleri vasıtasıyla dışarı pompalayarak, yani rüzgar enerjisini kullanarak başarmışlardır.

Bazı medeniyetler de tam tersine, etrafta zaten yeterince enerji kaynağı bulunduğuna inanmış, keşfettikleri yeni enerji kaynaklarını devreye sokmamışlardır. Örneğin, MÖ.3. asırda, İskenderiyeli Heron buhar makinasını keşfedip tasarımını dahi çizmiş, fakat bu buluş, dönemin Mısır'ında bolca köle bulunduğundan hayata geçirilmemiştir. İnsanlar 19. yüzyıla kadar biyolojik enerjiden yararlanmaya devam etmiş, birbirlerini köle olarak kullanmayı doğal addetmişlerdir. Halbuki insan veya hayvan tüm biyolojik organizmalar, hiç de iyi birer makina değildirler. Özellikle insan, temel yaşam ihtiyaçları dışında fiziksel iş yapmak üzere tasarlanmamıştır. Nitekim insan metabolizmasının enerji verimi %15 civarında olup, besin olarak alınan her 100 kalorilik hammaddeyi ancak 15 kalorilik işe dönüştürebilmektedir. Dolayısıyla insan çabuk yorulan, yoruldukça da işini dikkatsizce yapmaya başlayan bir canlıdır. Halbuki iş yapmak üzere tasarlanmış mekanik sistemler, insana oranla çok daha büyük miktarlarda ve hep aynı standartta iş yapmak yeteneğine sahiptirler. Örneğin 10 tonluk bir kamyon bir günde, gün boyu sırtlarında 50'şer kg'lık çimento çuvallarıyla dolaşan 10,000 insanın yapacağı kadar iş yapabilir. Bir başka deyişle, ülkemiz nüfusunun çalışma çağında olan yaklaşık 20 milyonluk kısmının bir günde yapabileceği toplam fiziksel işi, 2,000 kamyonluk bir filo aynı süre içerisinde yapabilir. Bu 2,000 kamyonluk filoyu satın aldıktan sonra gereken mazotu sağlayıp filoyu çalıştırmak, 20 milyon insanı sadece ekmekle dahi besleyip çalıştırmaktan çok daha ucuz ve aynı zamanda çok çok daha sorunsuzdur. Zira gün boyu fiziksel iş yapmış olan insanların akşam olduğunda, işlerinde daha yaratıcı olabilmek için düşünmeye vakit ayırmaları, bilim, teknik ve kültüre karşı ilgi duymaları bir yana, birbirlerine karşı saygılı ve sevgili davranmaları dahi mümkün değildir. Böyle toplumlar medeniyete ancak çok sınırlı katkılarda bulunabilir.

Gerçi tarihte bunun istisnaları da vardır ve Eski Mısır, sırf, köle ve hayvan formundaki biyolojik enerjiye dayanarak, insanlık yapımı en büyük eserler arasında yer alan piramitleri inşa etmeyi başarmıştır. Çünkü Firavuna mezar yapmak üzere öylesiye çalışmak Mısır insanı tarafından, öbür dünyada ölümsüzlüğü garantileyen bir ibadet biçimi olarak algılanmıştır. Grek tarihçi Herodotus'un aktardığına göre, Firavun Hufu'nun (Grekçe Keops) piramidinde, 20 yıl süreyle 100,000 insan ve binlerce manda çalışmıştır. Mısır halkı bunu ve ardından, Hafre'nin (Grekçe Kafir) aynı derecede muhteşem piramidini yapmış, fakat sonra da Mısır medeniyetinin beli kırılmıştır. Onca çabayı böylesine tekil bir proje üzerinde yoğunlaştıran ülke takatsız kalmış, uzun bir süre için dağılmıştır.

Halbuki 100,000 kişinin 20 yılda yapacağı işi, 20 kamyonluk filosu olan bir şirketin 10 yılda yapması mümkündür. Bu ise günümüzün ekonomik ölçeğinde sadece küçük bir şirkettir. Üst düzeyde enerji tüketen gelişmiş ülkelerde bu çapta yüzlerce, hatta binlerce şirket vardır. Dolayısıyla bu ülkeler her on yılda bir ortaya yüzlerce piramit koyabilecek bir potansiyele sahiptirler. Bu yüzden de binlerce kilometrelik otoyolları, yüzlerce liman ve havaalanları, her biri birer sanat eseri niteliğinde yüzlerce muhteşem gökdelenleri, devasa barajları ve sayısız köprüleri vardır. Gelişmiş ülkeler bu eserlerin çoğunu, enerjinin ucuz olduğu bir dönemde tamamlamış, gelişmemiş ülkeler ise bu fırsatı, ne yazık ki kaçırmışlardır. Dünya enerji kaynakları artık zorlanmakta, enerji giderek pahalılaşmaktadır. Dolayısıyla gelişmemiş ülkelerdeki enerji tüketimi az, ulusal birikim de buna paralel olarak sınırlıdır. Hemen her şey, az enerji tüketerek yapıldığından özensiz, kentlerindeki yapılaşma başta olmak üzere, hayatın her veçhesi çirkin ve düzensizdir. Kişi başına enerji tüketimi dünya ortalamasının altında olan Türkiye'nin genel görünümü, hepimizin bildiği ve gördüğü gibi, bu ikinci grup ülkelerinkine benzerdir.

Tabii ki gelişmemiş ülkeler de gelişmiş ülkelerin düzeyine varmak isteyecek ve dünya enerji talebi sürekli yükselecektir. Ancak dünyamızda halen kullanılmakta olan enerji kaynakları, tüm diğer kaynaklar gibi sınırlıdır. Petrolün 40 yıl sonra tükeneceği, kömürün ise ancak 200 yıl dayanabileceği söylenmektedir. Bu kaynakların tükenmesi halinde insanlığın, Orta Çağlar'daki yaşam düzeyine geri dönmesi, vücut ısılarından yararlanabilmek amacıyla hayvanlarıyla birlikte, ahırlarda yaşamaya yönelmesı kaçınılmaz bir son gibidir. Güneş, rüzgar ve biyoenerji gibi alternatif enerji kaynakları ţimdilik, dünya enerji ihtiyacına sınırlı katkıda bulunabilecek gibi görünmekte, yakın gelecekte esas olarak kömüre güvenilmektedir.

Halbuki enerji kaynağı olarak yoğun kömür kullanımının, ciddi bazı sakıncaları vardır. Örneğin, doğada bulunan kömürde mutlaka bir miktar da kükürt bulunmakta ve kömür yandıkça bu kükürt, kükürt dioksit gazı (SO2) olarak atmosfere dagılmaktadır. Bu gaz havadaki nemle buluştuğunda sülfürik asit (H2SO4) buharlarına dönüşür ve yağmurla birlikte yeryüzüne iner. "Asit yağmurları" denilen bu olgu, mermer kaplı antik yapıların yüzeyini aşındırıp, metalden yapılmış herşeyin paslanmasını hızlandırır. Ayrıca, asit buharlı hava canlı organizmalar tarafından solunduğunda, pek çok sağlık sorunu doğurur. Nitekim, İngiltere'nin fazla kömür yakması nedeniyle İskandinavya ormanlarının sağlığı bozulmakta, bu ülkeler İngiltere'ye oteden beri, daha az kömür kullanması için baskı uygulamaktadır.

Kömürün yanma olayı ayrıca, yakılan her gramı başına atmosfere yaklaşık dört gram karbondioksit gazının da (CO2) salınması demektir. Dünyada her yıl milyarlarca ton kömür yakılmakta, atmosfere bunun 4 misli ağırlıkta karbondioksit gazı salınmaktadır. Karbondioksit ise bilindiği gibi sera gazlarından birisidir. Yani dünya yüzeyine düşüp de geri yansıyan güneş ışınlarını, dönüş yolları üzerinde soğurarak atmosfer sıcaklığının artmasına sebep olur. İnsan medeniyetinin kömüre dayalı olarak devam etmesi demek, atmosferdeki karbondioksit miktarının devamlı artarak yeryüzünü bir cehenneme çevirmesi demektir. Bu süreç içerisinde, önce kutuplardaki buzul kütleler eriyecek, başta Hollanda ve Bengladeş olmak üzere, alçak rakımlı ülkeler okyanus sularının altına gömülecektir. Atmosferdeki karbondioksit birikimi arttıkça yeryüzünün sıcaklığı artmaya devam edecek ve devamı için belli bir sıcaklık aralığına ihtiyaç duyan dünya hayatı, sona ermese de sendeleyecektir. Bilim çevreleri tarafından sıkça dile getirilen bu iddialar, hafife alınmaması gereken bir tehlikeye işaret etmektedir. Nıtekım gelişmiş Batılı ülkeler bu tehdidin ciddiyetinin farkına varmış, aralarında ımzaladıkları Kyoto Protokolu ile karbondıoksıt emisyonlarını sınırlama kararı almışlardır.

Sera gazı olayı aslında yeni bir şey değildir. Bundan 3 milyar yıl kadar önce atmosferde, şimdikinin 4,000 katı kadar karbondioksit bulunmakta, bu eski atmosfer şimdikinden çok daha fazla güneş ışığı soğurmakta idi. Fakat atmosferin sıcaklığı yine de hayatı mümkün kılacak düzeylerde seyretmiş, zira güneş o zamanlar, şimdikinin %70'i kadar enerji neşretmiştir. Dolayısıyla güneş daha "soğuk" iken, karbondioksitçe daha zengin olan atmosfer daha soğurgan davranmış, dünyadaki hayatın gerektirdiği sıcaklık aralığı böyle sağlanmıştır. Halbuki şimdi güneşin gücünde %30'luk bir azalma, dünyanın tümüyle buzullarla kaplanıp derin donmuş buzdan bir küreye dönmesi demektir. Zira atmosferde artık, eskisi kadar karbondioksit yoktur. Peki ama dünya o günlerden bugünlere nasıl gelmiş, bu arada hayat varlığını nasıl devam ettirmiştir?

Güneş 3 milyar yıl önce daha zayıf, atmosfer karbondioksitçe çok daha zengin iken, atmosferde oksijen yoktur ve dünyadaki hayat, "anaerobik" dediğimiz bakterilerle kaplıdır. Herkes memnun mesut yaşarken, güneş ısınmaya başlamış, "hayat"ı bir telaştır almıştır. Güneş daha fazla radyasyon yayınladıkça atmosfer daha fazla ışın soğurmakta, sıcaklık tehlikeli bir şekilde artmaktadır. Bu gidişe bir son vermek için, atmosferdeki karbondioksiti aşağı indirmek gerekmiş, "hayat" son anda, fotosentez dediğimiz olayı keşfetmiştir. Bilindiği gibi tek veya çok hücreli bitkiler havadan karbondioksit alıp, suyla birlikte fotosentez yapmakta, metabolizması için gerekli enerjiyi bu şekilde sağlarken, havaya oksijen salmaktadır. Yeni bir yaşam türü olarak ortaya çıkan bu "tek hücreli bitkiler," atmosferdeki karbondioksit miktarı yüksek olduğundan, kolaylıkla çoğalıp her tarafı sarmış, bünyelerinde karbondioksit toplayıp atmosferdeki karbondioksit miktarını kademeli olarak bugünkü düzeyine kadar azaltmışlardır. Kendileri ise, trilyonlarla öldükçe toprağa karışmış, jeomorfolojik etkinlikler altında kalıp, bugünkü kömür ve petrol halini almışlardır. Yayılan bitkisel hayat atmosferdeki oksijen miktarını arttırmış, bu da bugün tanışık olduğumuz karmaşık canlı türlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Daha öncesinin kahramanları olan "anaerobik bakteriler" ise, oksijenin ulaşamayacağı yerlere inmiş, botulizm ve tetanoz gibi çeşitli hastalıklara yol açan parazitik bir yaţama yönelmiţlerdir.

Dolayısıyla, yeraltında onca kömürün bulunmasının bir hikmeti vardır ve hayat bunu, kendisini, giderek ısınan güneşten korunmak için yapmıştır. Şimdi bu kömürü yakıp karbondioksit olarak atmosfere salmak, 3 milyar yıl öncesinin sera koşullarına dönüp, hayatı ilkinin tam tersi bir krize sokmaktır. Kömüre dayalı termik santrallar işte tam bunu yapmaktadır. Fakat doğa, büyük ihtimalle bu krizi aşmayı da başaracak ve bunu belki de, insanın kendini beğenmişliğinden kaynaklanan "antropomorfik" düşüncelerinin aksine, insanı dışlayarak yapacaktır. Zira milyonlarca canlı türünden oluşan "hayat", milyonlarca ayak üzerinde yürüyen bir "süperorganizma" gibidir ve bu ayaklardan birinin sorun yaratmaya başlaması halinde, onu kesip atmasını bilir.

Aslında gelecek, enerji kaynakları açısından pek de öyle karanlık değildir. En ciddi alternatiflerin başında ise nükleer enerji gelmektedir.

Nükleer Alternatif

Nükleer enerji, atomun çekirdeğiyle ilgili bir olay olup, iki şekilde elde edilebilir. Bunlardan birincisi, iki küçük çekirdeğin birleştirilmesi, yani füzyon, ikincisi ise büyük bir çekirdeğin parçalanması, yani fizyondur. Her iki halde de, reaksiyondan açığa çıkan enerji ısıya dönüştürülebilir, bu enerji ile su kaynatılıp buhar elde edilebilir. Sonra da bu buhar, tıpkı termik santrallarda olduğu gibi, yüksek basınç altında bir türbine gönderilir ve türbin dönerken, kendisine bağlı bir elektrik jeneratörünü de döndürünce, elektrik enerjisi üretilir. Elektrik enerjisi; kömür, petrol veya nükleer gibi "birincil" enerji kaynaklarının kullanımı sonucu elde edildiğinden, "ikincil" enerji olarak nitelendirilir. Üretimi çoğu kez pis, fakat kendisi temizdir. Hem de çok amaçlı olup, kullanımı kolaydır. Bu yüzden olsa gerek, çoğu kullanıcı tarafından tercih edilir ve halk arasında "tak fiţi, bitir iţi" denilir.

Füzyon, güneşin dünyamıza ve uzay boşluğuna yayınlamakta olduğu enerjinin kaynağını oluşturur. Dolayısıyla dünyamızdaki hayatın da kaynağıdır. Eski Mısır'ın firavunlarından IV. Amenhotep de bunu farketmiş, MÖ.15. asırda, Ahenaton adını verdiği güneş tanrısını tek tanrı ilan edip, aslında füzyon reaksiyonlarına ibadet etmiştir.

Bu olayda dört adet hidrojen, bazı ara aşamalardan geçerek tek bir helyum çekirdeğine, bu arada açığa çıkan çekirdek enerjisi de ısıya dönüşmektedir. Böylesi bir "çekirdek birleşmesi", yani "füzyon" reaksiyonu, iki döteryum çekirdeği arasında da yer alabilir ve önemli miktarda enerji verir. Hidrojen çekirdeği, bilindiği gibi sadece bir protondan oluşur. Döteryum ise, protona ilaveten bir de nötron içerir. Dolayısıyla döteryumun, hidrojenin bir izotopu olduğu söylenir. Zira bir elementin kimyasal özelliklerini, dış orbitallerinde bulunan elektronların sayısı belirler. Normal olarak bir atomun orbitallerindeki elektron sayısı, çekirdeğindeki proton sayısına eşit olduğundan, aynı proton sayısına sahip olan elementler, aynı kimyasal özellikleri sergiler. Hidrojen ve döteryum birer protona sahiptirler ve bu yüzden, aynı kimyasal özellikleri gösterirler. Birbirlerinin izotopudurlar. Her neyse…

İki çekirdek arasında birleşme reaksiyonunun yer alabilmesi için, bu iki çekirdeğin birbirlerine yeterince yaklaşabilmeleri gerekir. Halbuki çekirdekler pozitif ve aynı yüklü olduklarından, birbirlerini iterler. Gerekli yakınlaşmayı sağlamak için, çekirdeklerin bu itme kuvvetini yenmesi, yüksek hızla birbirlerine doğru gelmesi gerekir. Fakat çekirdekler sıcaklık nedeniyle zaten, belli bir kinetik enerjiyle hareket etmektedirler. Eğer bu sıcaklık yeterince yüksek ise, çekirdekler birbirlerine yeterince yaklaşabilir ve aralarında bir füzyon reaksiyonu yer alabilir. Ancak, bu iş için gereken sıcaklıklar bir hayli yüksektir; güneşin merkezi kısmında, hidrojenler arası füzyon reaksiyonları bolca yer almakta, fakat buradaki sıcaklıklar 10 ila 20 milyon santigrad derece civarında dolaşmaktadır. Bu yüzden de füzyon reaksiyonları, sıcaklığa dayalı nükleer reaksiyonlar anlamında, "termonükleer reaksiyon" olarak nitelendirilirler.

Bu yüksek sıcaklıklarda, herşey buharlaşmış olup, atomlar iyonize haldedir. Yani, pozitif yüklü çekirdekler ve negatif yüklü elektronlar, çeşitli yönlerde ve çok yüksek hızlarla koşuşturup durmaktadırlar. Böyle bir plazma oluşturup yeterince ısıtabilirseniz, füzyon reaksiyonları başlayacak, enerji üretmek imkanı doğacaktır. Reaksiyonun belli başlı hammaddesi olan döteryum, dünyada da boldur. Zira okyanus sularındaki her 6,666 hidrojen çekirdeğine karşılık, bir tane de döteryum izotopu bulunur. Yani dünyada "dünya kadar" döteryum vardır ve döteryumun her gramı 7.5 ton kömür kadar füzyon enerjisi içerdiğine göre, okyanuslarda neredeyse sınırsız miktarda enerji bulunmaktadır.

Ancak, füzyon olayını başlatmak için plazmanın ısıtılması gereken yüksek sıcaklıklara dayanıklı hiçbir malzeme, tabii ki yoktur. Zira milyonlarca santigrat derecedeki plazma, değdiği herşeyi, metal veya hatta seramik dahi olsa, anında buharlaştıracaktır. Güneşin merkezinde bu sorun değildir. Zira herţey zaten gaz halindedir. Yeryüzünde ise plazma, maddeden yapılmamış "kap"larda ısıtılmak zorundadır. Bunun için, manyetik alanların hareket halindeki yüklü parçacıklar üzerinde uyguladığı kuvvetlerden yararlanılır. Bu kuvvetler, plazmayı oluşturan ve plazma hacminden dışarı kaçmaya çalışan yüklü parçacıkları yavaşlatarak, içerde hapis kalmalarını sağlamaya çalışır. Ancak, füzyon reaksiyonları başladığında, plazma daha da fazla ısınır ve çok daha hızlı hareket etmeye başlayan parçacıkların, hapsedildikleri hacimden kaçabilmeleri kolaylaşır. Plazma, saniyenin milyonda birinden az bir süre içerisinde dağılmıştır...

Önemli olan, bu kısa süre içerisinde füzyon reaksiyonlarından, plazmayı ısıtmak için harcanandan daha fazla enerji elde ederek kara geçmek ve bu enerjiyi elektrik enerjisine çevirmektir. Bu ise, 1950'lerden beri bu alanda yapılan araştırmalara milyarlarca dolar harcanmış olmasına raımen, bir türlü başarılamamıştır.

Halbuki kontrolsüz füzyon reaksiyonlarının gerçekleştirilmesi nisbeten kolay olmuştur. Plazmanın ısıtılması için önce bir atom bombası patlatılmakta, sıcaklık birkaç milyon derece düzeyine çıkartılmaktadır. Plazma reaksiyonları başlayınca da, güçlü bir konvansiyonel patlayıcı olan "trinitrotrigliserin"in (TNT) milyonlarca tonunun (megaton) patlatılmasına eşdeğer miktarda füzyon enerjisi elde edilebilmektedir. Ancak bu, kontrolsüz bir reaksiyondur. Hemen her şeyde olduğu gibi, bir olayın kontrol altında gerçekleşmesini sağlamak, kontrolsüz gerçekleţmesini sağlamaktan daha zordur. Füzyon olayının kontrolü ise mühendisleri, daha önce hiçbir konuda karşılaşmadıkları kadar zorlamaktadır.

Mühendislik bilimleri aslında, nükleer enerjiyi terbiye etmesini becermiştir. Fakat bunu füzyon yoluyla değil, diğer tip nükleer reaksiyon olan fizyon, yani büyük bir çekirdeğin parçalanmasına dayalı olarak gerçekleştirmiştir. Hem de bunu, ilk atom bombasını yapmadan önce becermiştir.

Kolayca parçalanıp fizyona uğrayan ve bu arada enerji açığa çıkaran çekirdeklerin "fisil" oldukları söylenir. Doğada bulunan uranyum, hemen tamamen, iki tip izotoptan oluşur. Bunlardan birisindeki proton ve nötronların toplam sayısı 235, diğerindekilerin ise 238'dir. Dolayısıyla bu çekirdekler, U-235 ve U-238 notasyonuyla gösterilirler. Her ikisindeki proton sayısı aynı ve 92, fakat ikincisindeki nötron sayısı, birincisindekinden üç daha fazladır. Biz bu teknik notasyonla uğraşmak yerine, U-235'lerin "kırmızı", U-238'lerin de "siyah" olduklarını düşünelim. Kırmızılar bir nötron çarptığında parçalanmaya çok daha yatkındırlar ve parçalandıklarında iki veya üç de nötron çıkarırlar.

Dolayısıyla, bir uranyum kütlesi düşünecek olursak ve bu kütlenin içine bir avuç nötron salarsak; bu nötronlar "kırmızı" uranyumlara çarpıp, bu izotopların parçalanmasına yol açacak, parçalanmalardan açığa çıkan nötronlar, gidip başka kırmızılara çarpacak, buradan yine nötronlar çıkacak vs. Yani kütle uygun büyüklükte seçilirse, içinde bir zincirleme reaksiyon yer alacak ve sürekli olarak açığa enerji çıkacaktır. Kütlenin uygun büyüklük ve kompozisyonda seçilmesi önemlidir. Zira fizyonlardan açığa çıkan nötronların bir kısmı, ilgisiz çekirdeklerde yutularak veya kütlenin cidarından dışarı kaçarak, bir bakıma ziyan olmaktadır. Kütle küçük ise, nötron kaçakları çok fazla olur ve zincirleme reaksiyon, daha baţlayamadan durur. Öte yandan yeterince büyük bir uranyum kütlesinin içine, dışardan nötron atmak da gerekmez. Zira kırmızı izotoplar, kendilerine çarpan nötronlar bulunmadığı zaman dahi, durup dururken parçalanmakta, çok yavaş bir şekilde de olsa, kendiliklerinden fizyona uğrayıp nötron salmaktadırlar.

"Atom bombası" da denilen fizyona dayalı patlayıcılar, uranyum parçaları halinde hazırlanıp son anda bir araya getirilirler. Orijinal parçaların her biri, zincirleme reaksiyonu başlatamayacak kadar küçük, fakat hepsi bir araya geldiğinde oluşan kütle, bunu fazlasıyla başaracak kadar büyüktür. Yani "süperkritik"tir. Bu "süperkritik kütle", orijinal parçaların etrafına yerleştirilen konvansiyonel patlayıcıların patlatılması sonucu sıkıştırılıp bir araya getirildiğinde, kırmızı izotopların kendiliklerinden parçalanmaları sonucu zaten açığa çıkmakta olan nötronlar, zincirleme reaksiyonu başlatmaktadırlar. Buradaki olay, saniyenin milyonda biri kadar kısa bir süre içerisinde, kütledeki kırmızı çekirdeklerin hemen tamamının parçalanmasını ve sonuç olarak da açığa, yüzlerce kiloton TNT eşdeğerinde enerji çıkmasını sağlar.

Bir nükleer reaktörde ise bu zincirleme reaksiyon, çok daha yavaţ ve kontrollü olarak gerçekleşir. Reaktörün yapısı biraz daha karmaşıktır ve uranyum haricinde, bazı destek unsurları da barındırır. Örneğin, fizyon sonucu açığa çıkan nötronlar hızlıdır. Halbuki yavaş hareket eden nötronlar, kırmızı çekirdekleri daha kolay parçalayabilir. Dolayısıyla hızlı nötronların yavaşlatılması gerekir ve bunu da, reaktör kalbine konulan sudaki hidrojen atomları becerir. Hidrojenlerle çarpışan hızlı nötronlar yavaşlar. Bu durumda, fizyondan yeni çıkmış olan hızlı nötronun, yavaşlamak için hidrojen atomlarıyla çarpışması, bunun için de içinde doğduğu uranyumdan çıkıp, bir süre için su içerisinde dolaşması gerekir. Bu amaçla, uranyum metali çubuklar halinde imal edilip, aralarından su geçirilir ve hidrojen içeren suyun bir "yavaşlatıcı" görevi gördüğü söylenir. Hem, fizyon sonucu açığa çıkan enerjiyi emmek için zaten bir de soğutucuya ihtiyaç vardır ve su, bu işlevi de üstlenir. Böylelikle bir taşla iki kuş vurulmuş, hem nötronlar yavaşlatılıp hem de reaktör kalbi soğutulmuş olur. Su, hem "yavaşlatıcı" hem de "soğutucu" görevi görmektedir. Aslında aynı işi sudan baţka, karbondioksit veya helyum gibi gazlar da yapabilir. Hangi tür yavaşlatıcı ve soğutucunun kullanıldığı, reaktörün tipine göre değişir. Her halükarda, fizyondan çıkan hızlı nötronların yavaşlatıldığı reaktörlere, "yavaş" anlamında, "termal" reaktör denir. Bu sıfat aslında reaktörün değil, kalbin içinde hareket eden nötronların yavaş olduğunu ifade etmektedir.

Ayrıca, reaktör kalbine konulan uranyum çoğu kez, doğada bulunan uranyum değildir. Zira doğal uranyumda az miktarda fisil izotop, yani benzetmemize göre kırmızı çekirdek bulunur. Şöyle ki; doğal uranyumun her bin atomundan sadece, yaklaşık 7'si fisildir. Hal böyle olunca, zincirleme reaksiyon için gerekli olan nötron üretim hızlarına erişmek güçleşir ve doğal uranyumun zenginleştirilmesi gerekir. Bu adeta, bir parça doğal uranyum alıp, içindeki mavi çekirdekleri ayıklayıp atmaya ve geride, mavilere oranla daha fazla sayıda kırmızı çekirdek bırakmaya benzer. Fakat sözkonusu "izotop zengileţtirme" iţlemi, o kadar da basit değildir ve yavaş çalışan pahalı işlemler gerektirir.

Demek ki doğal uranyumun binde birinden azı, nükleer enerji üretimi açısından işe yarayan "fisil" çekirdeklerden oluşmaktadır. Bu çekirdeklerin 1 gramı, yaklaşık 2.5 ton kömürünkine eşdeğer enerji potansiyeline sahiptir. Fakat uranyum, "nadir toprak metalleri" sınıfında yer alır. Yani yer kabuğundaki mevcut miktarı, "nadir" denecek kadar azdır. Dolayısıyla, dünyamızın "fisil uranyum çekirdeği" stoğu, enerji ihtiyacımızı uzun bir süre karşılayabilmekten uzak, yaklaşık 200 yıl yetecek kadardır. Fakat fisil olmayan "mavi" çekirdekler, tümüyle işe yaramaz değildir. Zira bir nötron yutmaları halinde, radyoaktif hale gelirler ve iki ışımadan sonra, fisil olan bir başka izotopa, plutonyuma dönüşebilirler. Dolayısıyla, zenginleştirme işlemi sırasında ayıklanan mavi çekirdekler, bir köşeye atılmayıp, reaktör kalbinde uygun bir yere konabilir ve nötron yutarak kırmızılaşmaları sağlanabilir. Eğer kalpteki nötron üretim hızı yeterince yüksek ise, hem kırmızı çekirdeklerin parçalanması sonucu enerji üretmek, bir yandan da mavi çekirdekleri kırmızıya dönüştürmek mümkündür. Hatta uygun bir tasarımla reaktör, birim zamanda tükettiğinden daha fazla kırmızı çekirdek üretebilir. Bu durumda reaktörün, net olarak yakıt üretmekte olduğu söylenir. Yani reaktör "üretken"dir. Bu işlem, yavaş nötronlar yerine hızlı nötronlarla daha kolay başarılabilir. Bu yüzden de "üretken" reaktörlerdeki nötronlar, fizyondan çıktıktan sonra yavaşlatılmazlar. Suyun yavaşlatıcı etkisinden kaçınmak için soğutucu olarak, su yerine sıvı sodyum kullanılır ve böyle reaktörler "hızlı üretken" reaktör adını alır. Hızlı üretken reaktörler sayesinde dünya kabuğundaki uranyumun, binde birinden azı yerine tamamı, nükleer enerji elde etmek amacıyla kullanılabilir. Ancak hızlı üretken reaktörlerin yakıtlarının, önce termal reaktörlerde üretilmesi lazımdır. Böyle bir "termal-hızlı üretken" reaktör programı, dünya uranyum rezervlerinin enerji potansiyelini 100 misli kadar arttırır ve bu potansiyelin yeterlilik süresini, 200 yıldan 9000 yıla çıkartır.

Zincirleme fizyon raeksiyonları termonükleer füzyon reaksiyonlarından önce terbiye edilmiş, ilk nükleer reaktör 2 Aralık 1942 tarihinde, İtalyan asıllı Amerikalı fizikçi Enrico Fermi liderliğindeki bir grup tarafından, Chicago'da kritik hale getirilmiştir. Bu rekatörde yavaşlatıcı olarak, saf karbon veya grafit kullanılmış, nükleer çağ bu "grafit yığını" ile açılmıştır. Nükleer endüstri hızla gelişerek büyük adımlar atmış, dünyanın her tarafında reaktörler kurmaya başlanmıştır. 1 gram uranyum 2.5 ton kömüre eşdeğer enerji üretebildiğine göre, nükleer bir santralın yakıt masraflarının yok denecek kadar az olacağı, bir kez kurulduktan sonra, santralın neredeyse bedavaya çalıştırılacağı sanılmıştır. Nükleer endüstri bu nedenle, bol ve ucuz elektrik enerjisi vaad etmiş, hatta bir süre sonra evlere elektrik sayacı takmaktan vazgeçileceğini söylemiştir. Nükleer endüstri bu ütopik vaadi ile ilk hatasını yapmış, kazın ayağı hiç de öyle çıkmamıştır.

Reaktör kalbinde parçalanan uranyum çekirdekleri, daha küçük iki çekirdeğe yol açar ve "fizyon ürünleri" denilen bu yeni çekirdekler, yüksek enerjilerle doğar. İçinde bulundukları malzeme tarafından sonunda durdurulur, fakat bu arada, etraftaki çekirdeklerle çarpışarak epeyce hasar yaratırlar. Ayrıca kendileri istikrarsız olup, oluşumlarından belli bir süre sonra, başka çekirdeklere dönüşürler. Bu arada; gama ışınları denilen yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon veya elektron ve pozitron gibi katı parçacıklar yayınlarlar. Böyle bir etkinlik gösteren çekirdeklerin, "radyoaktif" oldukları söylenir. Radyoaktif çekirdeklerin bozunması çoğu kez, diğer radyoaktif çekirdeklerin oluşumu ile neticelenir. Bunlar da bozunduklarında, daha başka radyoaktif çekirdeklere dönüşebilir. Kısacası, işletmeye alındıktan bir süre sonra bir nükleer reaktörün kalbinde 800 kadar farklı radyoaktif çekirdek türü birikir. Bu çekirdeklerin tümünün sahip olduğu "ışınlama gücü"ne, "radyoaktivite envanteri" denilir. Radyoaktif envanter reaktör kapatıldıktan, yani zincirleme fizyon reaksiyonları durdurulduktan sonra da ışımasına devam eder. Gerçi bu ışıma zamanla azalır. Herhangi bir radyoaktif izotopun, başlangıçtaki sayısının ve dolayısıyla da ışıma gücünün yarıya inmesi için gereken süreye "yarı ömür" denir. Bu süre çekirdekten çekirdeğe değişir. Bazıları için saniyenin küçük bir fraksiyonu, bazı diğerleri için ise binlerce yıldır. Birkaç yüzmilyon wat gücündeki bir reaktörde, kapatıldıktan hemen sonra, saniyede milyarlarca kere milyarlarca bozunum yer almaktadır. Bu ise reaktörün çalışma halinde ürettiği enerjinin %10 kadarının üretilmeye devam etmesi demektir. Buna "bozunum ısısı" denir ve azalması için zaman geçmesi gerekir. Bir başka deyişle, kömüre dayalı bir termik santralı kapattığınızda, kazanına kömür atmayı durdurur ve enerji üretimine son verirsiniz. Halbuki bir nükleer santral, kapatılsa dahi, normal gücünün %10'u kadar enerji üretmeye devam eder ve reaktörü soğutmaya devam etmek zorundasınızdır: Ta ki "bozunum ısısı" önemsiz düzeylere inene kadar... Aksi halde reaktör kalbindeki uranyum yakıt elemanları eriyebilir, çok yüksek sıcaklıkta sıvı bir kütle oluşturup, önüne gelen herşeyi eritebilir. Uranyum ağır bir metal olduğundan, erittiği kütlenin dibine çöker ve yeni konumunda neyle karşılaşırsa eritmeye devam eder. Reaktör binasının beton temelini dahi eritip, toprağa ulaşabilir. Bundan sonra, hipotetik bir tasarımla; örneğin ABD'deki bir reaktör kalbi toprağı, reaktörden geçen dünya ekseni boyunca eriterek dünyanın öbür tarafından, Çin'den çıkabilir. "Çin Sendromu" denilen bu hipotetik senaryo, aslında gerçekçi değildir. Ancak, bir "soğutucu kaybı kazası" sonucu reaktör kalbinin erimesinin muhtemel sonuçları, son derece ciddidir. Bu noktaya tekrar dönmek üzere...

Radyasyon parçacıkları, mikroskopik birer mermi gibidirler ve önlerine çıkan malzeme içerisinde durdurulup soğurulana kadar, o malzemeye enerji enjekte ederler. Malzeme tıpkı, üzerine bir tabanca ile defalarca ateş edilen çelik bir levha gibi ısınır. Bundan öte, radyasyon parçacıkları, yolları üzerindeki moleküler bağları kırarak, maddenin yapısında değişiklikler de yaratır. Eğer malzeme uzun molekül zincirlerinden oluşuyor ise, ışınımın kırdığı molekül parçaları bazen de, yine radyasyon ışınlarının etkisi sonucu, gelişigüzel yerlerinden birbirlerine bağlanır. Yani radyasyon, tıpkı bir oksijen tüpünün ucundaki alev gibi; uzun çubuları bazı yerlerinden eriterek kesmekte, diğer bazı yerlerinden de, parçaları kaynak edip birleştirmektedir. Bu olguya "radyasyonla polimerizasyon" denilir ve bazı plastik türleri bu sayede sertleştirilir. Ancak bu olay eğer canlı bir organizmada yer alıyor ise, bu, organizmanın aleyhinedir.

Canlı hücreler çoğunlukla, uzun protein zincirlerinden oluşur ve hücrenin radyasyona maruz kalması halinde, daha önce de belirtildiği gibi, bu moleküler bağlardan bazıları kırılır ve ortaya çıkan parçalar, gelişigüzel şekilde bağlanır. Bu moleküller artık işe yaramaz olmuştur ve tamir edilmeleri gerekir. Zira aksi halde, hücrede arızalı molekül yapıları birikecek, hücrenin metabolizması değişecektir. Nitekim hücrenin bu tür hasarları gidermek için belli bir tamir kapasitesi vardır. Hatta gelişkin organizmalardaki hücreler, molekülleri tek tek kontrol edip rastlanan hasarlıları tamir etmek yerine, tüm molekülleri belli aralıklarla, hasarlı olsun veya olmasınlar, parçalayıp yeniden inşa etmeyi tercih ederler. Metabolizmanın sağlığını garantileyen bu tercih, ilk elde gereksiz derecede zor ve karmaşık görünmekle beraber, çok sayıda molekülle çalışılmakta olduğundan, aslında hasar tamiri meselesini hayli basitleştirir. Nitekim normal bir insanın vücudunda her gün 40 gram kadar protein, önce bileşenlerine ayrılıp, sonra yeniden inţa edilir.

Ancak, hücrenin tamir kapasitesi sınırlıdır ve bu sınır aşıldığında, hasarlı moleküller birikmeye, hücrenin yaşam faaliyetleri etkilenmeye başlar. Örneğin kıl dibi hücreleri, dış kaynaklı radyasyona karşı ön cephede yer alırlar ve radyasyona karşı aşırı hassastırlar. Dolayısıyla aşırı radyasyona maruz kalan insanların, saçları dahil, vücutlarındaki tüyler dökülür. Keza gözün kornea tabakası, radyasyona karşı hassastır; polimerizasyona uğrayarak şeffaflığını yitirir ve buna da "katarakt hastalığı" denir. Bunlara radyasyonun "somatik" etkileri denir.

Radyasyonun bir de "genetik" etkileri vardır. Eğer radyasyon hücre çekirdeğine ulaţacak olursa, buradaki DNA'nın yapısında bazı değişikliklere yol açar ve insanın özelliklerini belirleyen şifreyi, adeta yeniden ve gelişigüzel bir şekilde yazar. Hücrenin faaliyetlerini yöneten emir komuta zinciri değişmiştir. Hücre, aksayan faaliyetleri dolayısıyla ölebilir veya daha da kötüsü, hızlı bir üreme çabasına girerek kanserleşir. Öte yandan, eğer çekirdeği hasar gören hücre, sperm veya yumurtaları oluşturan "haploid" hücrelerden birisi ise, bu hücrenin dölleyeceği yavru, yapısal bozukluklarla doğar.

Bunlar düţük miktarlardaki radyasyonun etkileridir. Radyasyonun hasar gücünün bir ölçüsü, hedefe enjekte ettiği enerji miktarıdır ve bu, "radyasyon dozu" adını alır. Eğer doz yüksek ise, organizma aşırı miktarda ısı soğurur ve yumuşak dokuları, bir bakıma pişer. Orta güçte bir atom bombasının düştüğü noktayı merkez alan 1 mil yarıçapındaki bir daire içinde bulunan insanın ise, pişmek gibi bir sorunu yoktur. Zira onca kısa zamanda yanmak için gerekli oksijeni bulamadaığından, yanamaz ve buharlaşır. Geride sadece iskeleti kalır...

Radyasyonun muhtemel zararlarına kısaca değindikten sonra, tekrar nükleer reaktörlere dönecek olursak; fizyon sonucu oluţan bazı radyoaktif izotopların, kalbi soğutan suya karışması mümkündür. Kaldı ki; suyun içerisinde nötronlar dolaşmakta, suyu oluşturan çekirdekler tarafından yutulmaktadırlar. Örneğin hidrojen, bir nötron yutup döteryum, döteryum bir nötron daha yutup trityum olabilir. Her iki ürün de radyoaktiftir. Keza, sudaki oksijen bir nötron yutup radyoaktif bir izotopa dönüşebilir. Dolayısıyla, soğutma suyu, reaktör içerisinde dönüp durdukça radyasyon biriktirir ve dışarı sızmaması gerekir. Halbuki her endüstriyel girişim, bazı kaza ihtimallerini de beraber getirir. Nükleer reaktörlerin de, ufak tefek kazalar sonucu radyoaktivite sızdırması, çevrede sağlık sorunlarına neden olması kaçınılmaz gibidir. Nitekim geçmişte böyle olmuş, en gelişmiş ülkelerdekiler de dahil olmak üzere, dünyanın muhtelif yerlerinde inşa edilen yüzlerce nükleer santralde yer alan radyasyon sızıntılarının sayısı, yüzleri bulmuştur. Nükleer endüstri ikinci hatasını burada yapmış, bütün bu kazaları saklamaya çalışıp, saklayamadıklarını yalanlamıştır. Zira dünya kamuoyu, o dönemde tırmanan Soğuk Savaţ'la birlikte, nükleer silahlar karşısında dehşete kapılmaya, radyasyonun muhtemel zararları anlaşıldıkça da, nükleer santrallara karşı güvensizlik duymaya başlamıştır. Endüstri kendisini savunmaya çalışırken nükleer teknolojiyi, sanki kazalardan muafmış gibi göstermiş, "soğutucu kaybı" gibi ciddi bir kazanın asla olamayacağını iddia etmiştir. Endüstri üçüncü hatasını da burada yapmış, bu iddiası da yanlış çıkınca, ağır töhmet altında kalmıştır.

Zira 1979 yılında ABD'nin "Three Mile İsland" nükleer santralındaki ünitelerden birinde, olası en kötü kaza gerçekleşmiş, soğutucu kaybı sonucu reaktör kalbi erimiştir. Gerçi kaza esnasında ölen olmamış, çevreye fazla radyasyon salınmamıştır. Fakat Amerikan kamuoyu, nükleer endüstrinin "olmaz" dediği kazayı yaşamış, bu alternatifi ciddi bir şekilde sorgulamaya başlamıştır. Elektrik üretim şirketleri yeni siparişler vermeyi durdurmuş, daha önceki siparişlerini iptal edenler de olmuştur. Nükleer endüstri bir darboğaza girmekte, kendisini çok daha ciddi bir sorun beklemektedir.

Zira 1986 yılında Sovyetler Birliği'nin Çernobil nükleer santralındaki ünitelerden birisi, aynı kazaya uğramış, fakat bu seferki kaza kontrol altına alınamamıştır. Oluşan radyasyon bulutunun haftalarca, Türkiye dahil Avrupa üzerinde dolaştığı, yağmurlarla birlikte besin zincirine ulaştığı hepimizin malumudur. Kazadan dolayı 30'dan fazla insanın öldüğü bilinmekte, radyasyona maruz kalmış olup da kanser riski artanlar, onbinlerle ölçülmektedir. Nükleer endüstrinin imajı ağır bir yara daha almış, kamuoylarının nükleer enerjiye güveni sarsılmıştır. Fakat dile getirilen endişelerde, psikolojik boyut ağır basar gibidir.

Zira nükleer santralların işletmesi sırasında yer alan kazalar, "işletme riskleri" kapsamındadır ve nükleer endüstrinin bu açıdan performansı aslında, oldukça saygındır. Onbine yakın "reaktör yıl"lık işletme deneyimi sırasında, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda ciddi kaza olmuş, bu kazalarda ölenlerin sayısı 50'yi ancak bulmuştur. Tabii ki çevreye salınan radyasyon, zamanla kanser vakalarında artışlara yol açacak ve bunun sonucu olarak, pek çok insanın ömrü kısalacaktır. Ancak teknolojik yaşam, mükafatların yanında bazı riskler de getirmekte, "her nimetin bir de külfeti" olduğu bilinmektedir. Diğer sanayi dalları da böyledir. Örneğin 1974 yılında, Hindistan'ın Bhopal eyaletinde, Union Carbide şirketine ait bir gübre fabrikasında yer alan siyanid gazı kaçağı, 3,400 insanın zehirli buharlar soluyarak ölmesine yol açmış, fakat kimya endüstrisi bu nedenle kapanmamıştır. Kömür madenlerinde her yıl yüzlerce, yalnız Türkiye'de ortalama olarak 60'ın üzerinde işçi ölmekte, hiç kimse kömür madenlerinin bu yüzden kapatılmasını istememektedir. Keza trafik kazaları tüm dünyada, "tek dişi kalmış bir canavar" gibi serbestçe dolaşmakta, sadece Türkiye'de bu yüzden yılda, 7,000'e yakın insan ölürken 60,000 kadarı sakat kalmaktadır. Fakat otomobil kullanımının yasaklanmasını isteyen yoktur. Muhtelif iş kollarında yer alan kazalardan ölenlerin tek bir yıllık dökümü dahi muhtemelen, şimdiye kadarki tüm nükleer kazalarda ölenlerin sayısından fazladır. Bu riskler olağan addedilirken, nükleer enerjiye karşı sert tepki gösterilmekte, demek ki kamuoyları, "toplumsal risk sıralaması"nda önyargılı hareket etmektedir. Bu önyargının bir nedeni, nükleer santralların nükleer silahları çağrıştırması, bir diğeri de, sözkonusu radyasyon riskinin görünmez, neredeyse "mistik" bir tehlike olmasıdır. Uzmanlar durumu kamuoyuna anlatmaya çalışmakta, fakat endüstri güvenilirliğini yitirmiş olduğundan, aradaki diyalog kopmuş bulunmaktadır.

Halbuki bir nükleer santralın bir nükleer bomba gibi patlaması imkansızdır. Hatta nükleer santrallar, bir kaza durumunda kalp ısınmaya başılayınca, kendi kendilerini kapatıp, zincirleme reaksiyonu durduracak şekilde tasarlanmışılardır. Nitekim Three Mile İsland ve Çernobil'deki reaktörler de, anormal gelişmeler başlar başlamaz durmuşlardır. Zincirleme reaksiyonun sona ermiş olmasına rağmen kalbin erimesine, kalpteki radyoaktivite stoğunun ışınımlarının yol açtığı "bozunma ısısı" olmuştur. Three Mile Island'daki ile aynı kazaya uğramasına rağmen, Çernobil'deki kazanın sonuçlarının ağır olmasına ise bu santralda, Batı standartlarınca öngörülen bazı güvenlik sistemlerinin bulunmaması yol açmıştır. Şimdi artık, eski Doğu Bloğu ülkelerinde bulunan santrallar da Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı'nın denetimine açılmış, bu santralların, Batı'daki akranlarında var olan güvenlik sistemleriyle donatılmalarına başlanmıştır.

Tekrarlamak gerekirse; nükleer teknolojinin işletme performansı, her şeye rağmen, hiç de fena değildir. Fakat nükleer santralların bir başka sorunu daha vardır ve bu sorun kamuoyunda yeterince tartışılmamaktadır.

Reaktör kalbinde fizyona uğrayarak enerji üreten uranyum yakıt, zamanla fakirleşir ve belli bir noktadan sonra, yakıtın değiştirilmesi gerekir. Bu "kullanılmış yakıt"lar, kimyasal yöntemlerle parçalanıp, içindeki işe yarar izotoplar alınır. Geride kalan kimyasal çözeltilerde, "üst düzeyde radyoaktif" olan ve fakat işe yaramayan çekirdekler kalır. Bu "üst düzeyde radyoaktif sıvı atıklar", radyoaktif olduklarından gelişigüzel atılmamaları, çevreye zarar vermemeleri için özenle zırhlanıp saklanmaları lazımdır. Ta ki radyoaktiviteleri zararsız düzeylere inene kadar...

Radyoaktif bir maddenin aktivitesinin yarılanması için gereken zamana "yarı ömür" demiştik. Böyle bir maddenin aktivitesini artık kaybetmiş olduğunu söyleyebilmek için, parmak kuralı olarak "10 yarı ömür"ün geçmesi gerekir. Nükleer reaktör atıkları arasında; Stronsiyum-90 ve Sezyum-137 gibi çekirdekler önemli bir yer tutar. Bunların yarı ömürleri oldukça uzun olup, sırasıyla 28 ve 30 yıl civarındadır. Dolayısıyla, 300 yıl süreyle, emniyetli bir şekilde saklanmaları lazımdır. Diğer bazı çekirdeklerin yarı ömürleri çok daha uzun olup, örneğin plutonyumunki 24,000 yıl kadardır. Termal reaktörlerde biriken plutonyum, hızlı üretken reaktörlerde yakıt olarak kullanılabilir. Ancak bu yapılmadığı takdirde, bu çekirdeğin de keza, özenle saklanması gerekir. Halbuki dünya "hızlı üretken reaktör programı" askıya alınmış, termal reaktörlerde üretilen plutonyum birikmeye başamıştır. Plutonyum için "10 yarı ömür" 240,000 yılı bulmakta, bu denli uzun bir zaman insanın ufkunu aşmaktadır. Güvenli saklanabilmesi için, jeolojik zaman ölçeğinde çalışmak gerekmekte ve tüm radyoaktif atıkların, camlaştırıldıktan sonra, depremlerden muaf yeraltı galerilerinde saklanması düşünülmektedir. Ancak, oluşturulmaya çalışılan çözümlerin sağlıklı olabilmesi için, kamuoyunda geniş bir katılımla tartışılması, kabullenilebilir riskler üzerinde anlaşılması gerekmektedir. Halbuki bu konu, hemen hemen hiç tartışılmamakta, nükleer santralların işletme sorunları ise, ön planda tutulmaktadır.

Konuyu bağlamak üzere; termonükleer reaksiyonların terbiye edilebilmesi halinde insanlığın enerji sorunu, neredeyse ebediyyen çözülebilecek, fakat bu gerçekleşene kadar, diğer enerji kaynakları ile yetinmemiz gerekecektir. Nükleer enerjinin,bu "bol enerji geleceği"ne giden köprüde önemli bir rol oynaması kaçınılmaz görünmektedir. Ancak tüm diğerleri gibi bu alternatif de, beraberinde bazı riskler getirmekte, bu riskler herkesi ilgilendirmektedir. Dolayısıyla konunun kamuoylarında, geniş katılımla tartışılması; riskler, mükafatlar ve ödenecek bedeller üzerinde anlaşılması lazımdır.

Nükleer endüstrinin yakın geleceğe yönelik çalışmalarının başta gelen hedefi, halen işletilmekte olan reaktörlerin, kamuoyunun talep ettiği güvenlik düzeyine ulaştırılmalarıdır. Bu ise daha sıkı standartlar ve daha fazla yatırım gerektirmiş, nükleer enerji alternatiflerine oranla pahalı hale gelmiştir. Aslında enerji fiyatları, petrol şokları nedeniyle genelde artmış, ülkeler enerji tüketimlerinde tasarrufa yönelince, dünya tüketimi yerinde saymıştır. Bu da insana, "her işte bir hayır" vardır sözünü hatırlatmaktadır. Zira en temiz ve en ucuz enerji, tasarruf ile sağlanandır ve dünya, enerji savurganlığına bir son vermek zorundadır.

Nükleer endüstrinin orta vadeli çalışmaları, geçmişten çok daha güvenli reaktör tasarımlarına yönelik olup, işletme sırasında, isteseniz ve uğraşsanız da kalbini eritemeyeceğiniz "ultra güvenlikli sistemler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ornegin bunlardan birisi gaz soğutmalı olup, top şeklinde yakıtlar kullanmakta, "gelişkin gaz soğutmalı rektör" adını almaktadır. Bir diğerinin ise, ufak çapta bir gölün dibine kurulması tasarlanmakta, bu "ultra güvenli reaktörün", ne olursa olsun soğutucu kaybına uğramaması amaçlanmaktadır.

Nükleer endüstrinin uzun vadeli çalıţmaları ise, "radyoaktif atıkların güvenli depolanmaları" ile ilgilidir. Üst düzeyde radyoaktivite içeren sıvı atıkların, katı hale getirildikten sonra "vitrifikasyon" yoluyla cam bir bünyeye, homojen bir şekilde emdirilmeleri planlanmaktadır. Böyle bir tasarımda, dış kabın delinmesi ve radyoaktif çekirdeklerin çevreye yayılarak besin zincirine girmeleri ihtimali bulunmamaktadır. Zira cam kırılsa dahi, sadece kırılma yüzeyindeki radyoaktif çekirdekler açığa çıkmakta, cam bünye içindekiler dışarı sızmamaktadır. Hem de bu cam muhafazaların "şok emici" jeolojik tabakalara gömülmesi tasarlanmakta, böylelikle deprem şoklarından korunmaları amaçlanmaktadır. Bu jeolojiik tabakalar geçmişte olduğu gibi, yüzbinlerce yıl süreyle değişmeden duracak, radyoaktif atıkları içlerinde saklayacaklardır. Ancak, zaman ölçeği uzun olduğundan, muhtemel gelişmeleri tümüyle öngörebilmek güçtür ve yine, kamuoyunun yapıcı eleştirilerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Kamuoyunu, açık fikirlilikle yürütülecek bir diyaloğa davet ederken, bu tartışmalarda göz önünde bulundurulması gereken bir hususu hatırlatmakta yarar vardır ve bu da; olmayan enerjinin bedelinin, geçmiş kazalarda ödenmiş olanlardan çok daha ağır olduğudur.

 

TÜRKİYE'NİN KONUMU

Durum tesbiti:

Türkiye Elektrik Anonim Şirketi (TEAŞ) verilerine göre Türkiye halen, 24Gw (gigawat) kurulu güce dayalı olarak 106Tws'lık (terawatsaat) elektrik enerjisi üretmekte ve bunun 80Tws'ını tüketiciye iletip faturalandırabilmektedir. Dolayısıyla yılda kişi başına üretim 1700, kayıtlı tüketim ise 1300Kws kadardır. Bu son rakam, kaçak kullanımın da hesaba katılması halinde kabaca 1500 Kws'e varmakta ve dünya ortalaması olan 2200Kws'ın %30 altında kalmaktadır. Yine kişi başına yıllık tüketim ABD'de 12000, Batı Avrupa ülkelerinden örneğin Fransa'da 7700, komţumuz Yunanistan'da ise 3500Kws düzeyindedir.

Batı ligine tırmanmaya çalışan Türkiye'de mevcut tüketim azdır. İlaveten, karartmalar yaşandığına göre arz yetersizdir ve arzın, tasarruf ve/veya kapasite ilavesiyle arttırılmak durumundadır.

Tasarruf:

Tasarruf, tüketimin ve/veya şebeke kayıplarının azaltılmasıyla mümkündür.

Daha fazla enerji tüketmek tek başına iftihar edilecek bir şey değildir. Esas olan enerjiyi tasarruflu kullanmak ve daha az enerji ile daha çok üretim yapmaktır. Ancak Türkiye'nin tasarruf imkanları sınırlıdır. Çünkü kişi başına gelir düzeyi dünya ortalamasının üzerinde, elektrik tüketimi ise altındadır. Yani Türk insanı elektrik enerjisini zaten bir hayli, mahrumiyet düzeyinde tasarruflu kullanmaktadır. Gerçi resmi rakamlara göre kişi başına 3500 dolar olan GSMH'nın enerji yoğunluğu (14,500 ve 11,600Btu/$) ABD'dekinden yüksektir. Ancak Türkiye'de ekonominin yarıya yakını kayıtsızdır ve kişi başına GSMH, satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında 5000 doları aşmakta, bu rakamla hesaplanan enerji yoğunluğu Batılı ülkelerin altında kalmaktadır. Öte yandan Türkiye'nin demir-çelik ve tekstil gibi enerji yoğun sektörlere yoğunlaşmış olması, ekonomisinin enerji yoğunluğunu da arttırmış olsa gerektir. Yine de, tüketim kalıplarını rasyonelleştirmek ve tasarruf teknolojilerine yönelmek suretiyle bir miktar tasarruf mümkündür. Ancak enerjiyi verimsiz kullanan ekipmanı verimli kullanan yeni modelleriyle değiştirme süreci, varlıklı toplumlarda hızlı, bizim gibi gelişmekte olan toplumlarda ıse yavaştır. Örneğin Türk insanı elektrikli ev aletlerini ortalama on yıldan fazla süreyle kullanırken, Batı Avrupalı bir tüketici her beş yılda bir yenilemektedir. Bu, enerji verimli teknolojileri devreye sokmak suretiyle tasarruf sağlama imkanının varlıklı ülkeler için daha kolay olduğu anlamına gelmekte, yani mutasarrıf olabilmek için varlıklı olmak gerekmektedir. Buna fakirliğin pahalılığı veya kısır döngüsü denir

Şebeke kayıplarına gelince, TEAŞ verilerine göre; 106Tws'lık üretimle 80Tws'lık kayıtlı tüketim arasındaki %27'ye varan farkın; %3,5 kadarı santrallardan kentlere iletim ve %4.5 kadarı kent içi dağıtım kayıplarından, kalan kısmı da kaçak kullanımdan oluşmaktadır. Kaçak kullanımı kayıp telakki etmek doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kullanım, nakit ekonomisine girecek gücü olmayan en yoksul kesimlere yönelik bir sübvansiyon ve dolayısıyla da kent varoşlarındaki emniyet sübaplarından birisi gibidir. Nitekim kaçak ve kayıp oranı ilden ile değişmekte, terörün pençesindeki bazı illerde %60'a ulaşabilmektedir.

Ancak TEAŞ'ın %8 olarak öngördüğü kayıp oranı, aslında %12 civarında olsa gerektir ve bu oranı OECD ortalaması olan %7'lere çekmeyi hedeflemek lazımdır. Fakat bu olgu, öyle lanse edildiği gibi maliyetsiz bir girişim değildir. Çünkü kullandığımız elektrik enerjisi için harcanan her beş kuruştan ikisi santral yapımına, üçü de bu enerjinin iletim ve dağıtımına harcanır. Şimdi eğer nakitiniz bolsa hem kayıpları azaltır, hem de üretim kapasitenizi arttırabilirsiniz. Eğer nakitiniz azsa ve bu iki alternatif arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsanız, her ne kadar tuhaf görünse de, kayıpları azaltmak yerine devreye bir santral daha ilave etmeyi tercih edebilirsiniz. Buna da keza, fakirliğin pahalılığı veya kısır döngüsü denir. Yok eğer nakitiniz hiç yoksa, o zaman da borç alıp başınızın çaresine bakmaya çalışırsınız: Türkiye'nin bugünkü (dünkü, evvelsi günkü) durumu budur.

Dolayısıyla TEDAŞ'ın bu açıdan, şebeke ıslahı yoluyla kazanılacak ve yeni santral yapımıyla ilave edilecek Kw güç başına yapılması gereken harcamaları kıyaslabilecek bir çalışma yapmasında fayda vardır. Fakat her halükarda Türkiye'nin tüketimden ve kayıpların azaltılmasından sağlayacağı tasarruflar, kurulu gücünün %10'u mertebesinde olup 2500Mw'a eşdeğerdir. Halbuki kurulu güç kıyaslamasında halen, her TC vatandaşının elinde her an kullanabileceği 0.25Kw'lık bir güç varken, Amerikalı'nın elinde 2Kw, Avrupalı'nın elinde ise 1.25Kw'lık bir kapasite mevcuttur. Elde ufak bir matkap varken, hilti ile yarışmak, bunca az enerji tüketimiyle Batı ligine çıkmak mümkün değildir.

Dolayısıyla Türkiye tüketimini, ekonomisine paralel olarak yılda %6-8 oranında arttırmak ve bu amaçla, tasarruf önlemlerine ilaveten üretim kapasitesini de büyütmek zorundadır. Kapasite arttırımı hem de, tasarrufu destekler mahiyettedir. Çünkü, şebekeye halen yeterince güç bağlı olmadığından reaktif güç (ısınma) kayıpları yüksek olsa gerektir ve üretim kapasitesinin artması kayıp oranlarını düşürecektir.

Üretim kapasitesini arttırmak, ya mevcut santralların kapasitesini yükseltmek veya santral stoğuna yenilerini eklemekle mümkündür. Türkiye'deki termik santralların bazıları çok eski olup, yılın önemli bir kısmını bakım onarımla geçirmektedirler. Dolayısıyla yıllık kapasite kullanım oranları, %50'ler mertebesinde düşüktür ve modernizasyonları sayesinde bu oranları yükseltmek mümkündür. Bu konunun da keza, alternatif bir enerji yatırımı mahiyetinde irdelemesinde fayda vardır.

Geleceğe yönelik tahminler:

TEAŞ'ın öngörüsü, mevcut kapasiteyi 2010 yılına kadar 40Gw arttırarak 65Gw'a yükseltmek ve yılda 270Tws elektrik üretmektir. Bu üretim, o zaman için beklenen 83 milyon nüfus için kişi başına yılda 3,250Kws'lık bir tüketime eşdeğerdir ve bugünkü Avrupa ortalamasının yarısından, komşumuz Yunanistan'ın bugünkü ortalamasından azına denk gelmektedir. Bu hedef Türkiye'nin uzun vadeli hedefleri açısından mütevazi, ancak bugün artık başarılamayacak kadar yüksektir. 2020 yılı hedefi ise, 100Tw kurulu güce ulaşıp kişi başına 5500Kws tüketmektir.

Abartısız görünen bu hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için birincil kaynaklara ihtiyaç vardır.

Özkaynaklar:

Halbuki Türkiye enerji kaynakları açısından, ne yazık ki kendisine yeterli bir ülke değildir. Petrolü yok denecek kadar az, hidroelektrik kaynakları nisbeten bol ama yetersiz, 6 milyar tona varan linyit rezervleri ise kalitesizdir. Dolayısıyla Türkiye, önce kendi kaynaklarına yönelip bağımlılığını asgari düzeyde tutmak, sonra da dış kaynaklara yönelirken, istikrarlı coğrafyalar aramak ve bu bağımlılığı mümkün olduğunca fazla sayıda ülke arasında yaymak zorundadır. Türkiye'nin yapmış ve yapmakta olduğu da zaten budur…

Türkiye halihazırdaki elektrik üretiminin %40'ını kendi hidrolik, %37'sini kendi linyit, %20 kadarını da ithal doğal gazdan sağlamakta, hidroelektrik potansiyelinin şimdilik %30'unu kullanmaktadır. 1980'lerin başında hidroelektrik potansiyelinin ancak %15'ini kullanırken, bugün %30'unu devreye sokmuş bulunmakta ve 2010 yılına kadar bu oranı %65'e, 2020 yılında da %80'e çıkarmayı tasarlamaktadır. Ancak Türkiye'nin önünde artık Keban gibi büyük proje imkanları kalmamıştır. Bundan sonra yapılacak barajlar sayıca fazla, boyutça orta ve küçük çapta olacak, ürettikleri enerjinin birim maliyeti artacaktır. Nitekim TEAŞ 2010 yılına kadar toplam 12,700Mw gücünde 34 baraj kurmayı planlamakta, daha sonrası için 300 diğer barajın projesi üzerinde çalışmaktadır.

Fakat barajların üretimi yağışa bağlı olduğundan, kurulu kapasitenin büyük bir kısmını bu kaynağa dayandırmak sakıncalıdır. Dolayısıyla bu kaynağı, yakıtı her an bulunabilir türden, örneğin kömür santrallarıyla desteklemek gerekir.

Ama kömür pis bir kaynaktır. Hele bizim linyitlerimiz pisten de berbattır. Örneğin 1,000Mw'lık bir linyit santralı yılda iki milyon ton kadar kömür yakar ve gerisinde bir milyon ton civarında kül biriktirirken, bunun 100,000 tonunu baca gazlarıyla etrafına yayar. Ayrıca atmosfere dört milyon ton karbondioksit, 20,000 ton da nitrik oksit gazları salarken, yine etrafına veya uzaklara 40,000 ton sülfürik asit yağdırır. Türkiye'nin yılda altmış milyon ton linyit yaktığı göz önünde bulundurulursa, bu rakamları 30'la çarpmak ve ülkemizin o bulanık havasını bu illete yorumlamak lazımdır. Bu kaynağın çevre ve toplum sağlığı açısından, enerji muhasebesine dahil edilmemiş olan ağır bir faturası vardır.

Öte yandan Batılı ülkeler sera gazı etkisinin farkına varmış ve karbondioksit emisyonlarını sınırlamak gerektiği üzerinde anlaşmışlardır. Türkiye henüz bu anlaşmalara imzacı değildir, ancak AB'girdikten sonra bu yönde baskılara maruz kalabilecektir. TEAŞ buna rağmen 2010 yılına kadar toplam 9,000Mw gücünde 33 linyit ve 6,000Mw gücünde 12 ithal kömür santralı kurmayı planlamaktadır.

Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklar ihmal edilmeyip geliştirilmelidirler. Ancak şimdilik pahalı, küçük ölçekli ve sürekli üretemeyen kaynaklar olduklarından, 2010 yılına kadar en fazla birkaç Tws'lık, yani yüzde birkaçlık katkıda bulunabileceklerdir. Nitekim Avrupa'da halen jeotermal, güneş ve rüzgar enerjilerinden en fazla elektrik üreten ülke İtalya'dır ve elektrik üretiminin %60 kadarını petrol gibi pahalı bir kaynağa dayandırmış bulunmasına rağmen bu ülke, sözkonusu kaynaklardan yılda 4.5Tws, yani 257Tws'lık tüketiminin %1.75'ini üretebilmekte ve kendisini 2.9Tws'la Almanya izlemektedir. Enerji bağımlılığını azaltmak amacıyla bu kaynaklar üzerinde en yoğun harcamaları yapan ABD'nin ise 86.8Tws'lık üretimi yüksek görünmekte, fakat bu miktar, toplam elektrik tüketiminin ancak %1.9'una karşılık gelmektedir. Enerji planlaması bu alanda kaydedilebilecek gelişmelere bağlı ümitler üzerine kurulamaz.

Türkiye'nin özkaynakları burada tükenmekte ve enerji açısından dış dünyaya daha büyük oranda açılmak gerekmektedir.

İthal kaynaklar:

Nisbeten temiz ve ekonomikliğini kanıtlamış olması itibariyle, 21. Yüzyıl'ın ilk yarısının flaş enerji kaynağı doğal gazdır. Türkiye de bunun farkına vararak 80'yılların sonuna doğru bu alana girmiştir. Halen kurulu gücünün 5000Mw'lık %20'sini doğal gaza dayandırmakta ve yılda 10 milyar metreküp tüketip hemen tamamını ithal etmektedir. Bu ithalatın büyük bir kısmı (7.84 milyar metreküp) Rusya'dan boru hattı ile, bir kısmı da sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) olarak Cezayir'den sağlanmaktadır. Toplam tüketimin 2010 yılına kadar 50 milyar küpe ulaşması planlanmakta, TEAŞ tarafından yine 2010 yılına kadar 9,500Mw'lık 14 doğal gaz santralı projelendirilmiş bulunmaktadır.

Doğal gaz Türkiye açısından çok amaçlı bir alternatiftir: linyit ve petrolden daha temiz olması itibariyle çevresel açıdan, Orta Doğu ve Orta Asya'daki kaynakların yakınlığı itibariyle çoğrafi açıdan, ithal kaynaklarının çeşitlendiriliyor olması itibariyle enerji güvenliği açısından, transit geçiş ücretleri doğuracak olması itibariyle ekonomik açıdan, Hazer ve Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri güçlendirecek olması itibariyle siyasi açıdan…

Bu amaçla Türkiye halen; Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Rusya, Mısır, İran ve Irak ile, bazıları imzalanmış bulunan muhtelif anlaşmalar üzerinde çalışmaktadır. Rusya ile üzerinde çalışılan 'Mavi Akım' projesiyle Gazprom Türkiye'ye, 25 yıl süreyle yılda 14 milyar metreküp doğal gaz iletecek bir boru hattını inşa etmeyi önermektedir. 1100km'lik bu hattın, Karadeniz'in yüksek hidrojen sülfür konsantrasyonu içeren dip sularından geçirilmesi planlanmakta ve bu durum projeyi hem pahalı, hem de teknik açıdan riskli kılmaktadır. 4 milyar dolarlık bu projenin gerçekleşmemesi ve Rusya'nın sonuç olarak alternatif bir hat seçmesi ihtimali vardır.

Türkmenistan ile varılan anlaşmaya göre ise, bu ülke İran'a doğal gaz ihraç edecek, İran da kendi doğal gazını Türkiye'ye satacaktır. Mayıs 1999'da yine Türkmenistan ile varılan bir diğer anlaşmaya göre BOTAŞ Türkmenistan'dan Türkiye'ye bir diğer hat döşeyecektir. 2.5 milyar dolara malolması beklenen bu 1500km'lik hat, Hazer Denizi'nin altından geçip Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaşacaktır. Türkiye 2002 yılından itibaren bu hattan yılda 15 milyar metreküp doğal gaz çekip, bunun üstünü de ihraç edebilecektir. Kısacası Türkiye en hızlı büyüyen doğal gaz pazarlarından birisi haline gelmiştir.

Fakat dünyadaki bilinen doğal gaz rezervleri 142 trilyon metreküp olup, halen 2.3 trilyon metreküp olan yıllık tüketim hızına 60 yıl süreyle dayanabilecek kadardır. Her ne kadar yeni rezervler bulunacak olsa dahi, dünya tüketim hızının süratle artıyor olması nedeniyle bu sürenin kısalarak 30-40 yıl düzeyine ineceği kesin gibidir. Dolayısıyla Türkiye şu anki girişimlerinin hepsini başarıyla sonuçlandırsa bile ancak, 2010 yılına kadarki ihtiyaçlarını karşılamış olacak, bundan sonra aç kurtlarla enerji sofrasına oturmak zorunda kalacaktır.

Dolayısıyla TEAŞ 2010 yılı sonrası için bir dizi nükleer santralı devreye sokmayı tasarlamakta ve bunlardan 2010 yılında devreye girmesi planlanan 1,000'er Mw'lık ilk ikisinin ihalesi üzerinde çalışmaktadır. Kamuoyundaki en sert tartışmalar bu santrallar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Nükleer seçenek:

Nükleer enerji, 1979 Three Mile Island ve 1986 Chernobil kazaları nedeniyle ve kamuoylarında uyanan tepkiler sonucunda, güvenlik önlemlerini büyük oranda arttırmıştır. Sonuç olarak, birim üretim maliyetleri de artmıştır Dolayısıyla olabildiğince ucuz enerji kaynakları arayışındaki Türkiye, bu alanda makul bir maliyeti garantilemeye çalışmalıdır.

Öte yandan, Chernobil kazasına konu olan reaktörün Batı tipi olmadığı ve güvenlik açısından ciddi eksiklikler taşıdığı doğrudur. Ama Three Mile İsland kazası, Chernobil'deki kazanın aynısıdır ve ABD'de yer almıştır. Gerçi çevreye ve insan hayatına kayda değer hiçbir zararı olmamıştır. Ama Amerikan halkı, 2 milyar dolarlık bir beton yığınıyla karşı karşıya kalmıştır. Gerçi bu kazalardan sonra reaktör güvenlik önlemleri arttırılmıştır. Fakat hala daha, Batı tipi reaktörlerin hiçbir işletme riski taşımadığını söylemek mümkün değildir. Gerçi kaza olasılığı ihtimali, emsal sanayi dallarıyla kıyaslandığında düşüktür. Fakat bu düşük olasılıklar gerçekleştiğinde karşılaşılacak olan faturalar büyüktür. Dolayısıyla, bir güvenlik kültürü eksikliği yaşayan Türkiye kurmayı tasarladığı santralların güvenli çalıştırılabilmesi sorununu ciddiye almak zorundadır.

Nükleer santralların atık yakıt sorunu "genel kabul gören nihai bir çözüm"e henüz kavuşturulabilmiş değildir. Ancak bu yakıtları örneğin 50 yıl süreyle güvenli bir şekilde depolamak ve 50 yıl sonunda depolama koşullarını gözden geçirip sıfırlamak, bu süreci 50 yıllık periyotlarla teorik olarak ebediyyen tekrarlamak mümkündür. Her ne kadar bu nokta, gelecek nesillere karşı sorumluluk açısından etiksel soru işaretleri taşıyor ise de, Türkiye henüz bu etiksel düzeyi finanse edecek güce sahip olmadığı gibi, bu sorumluluğu paylaşmaya çalışmakta, fakat sorumluluğu doğuran nimetten henüz yararlanmamaktadır. Kısacası atık yakıtlarla ilgili olarak önde gelen sorun, bu atıkların geçici sürelerle de olsa, ama güvenli bir şekilde saklanabilmeleri meselesidir.

Bu konularda Türkiye'nin kendisine güvenmesi, bu arada teknolojinin, ihtiyaç duyduğu disiplini biraz da beraberinde getirdiğinin unutulmaması lazımdır.

Halbuki bu alternatifle ilgili değerlendirmelerde, Batı'daki enerji tüketiminin artık artmamakta olduğu ileri sürülmekte, 'Batılılaşmaya çalışan' Türkiye için de aynı şeyin sözkonusu olduğu söylenmektedir. Batılı toplumlar enerji tüketimi açısından bir doygunluğa ulaşmışlardır. Şöyle ki; bir yandan nüfus artmazken diğer yandan, yeni üretim alanları devreye girerken eski bazıları daralmakta, daralan sektörlerin kullandığı elektrik yeni sektörlere kaymaktadır. Dolayısıyla Batılı ülkelerde yeni santral siparişleri neredeyse sıfırlanmış, nükleer santral kurma zorunluluğu da şimdilik ortadan kalkmıştır. Halbuki Türkiye, ekonomisini büyütebilmek için mevcut üretim proseslerine yenilerini eklemek zorunda, Türk insanı da mevcut elektrikli alet stoğunu genişletmek durumundadır. "Onlar kurmuyor, biz de kurmayalım" veya "onların tüketimi artmıyor, bizimki de artmayacak" demek aynen; Hint fakiri gibi birinin, 200 kiloluk bir turistin rejim yapmakta olduğunu görüp "O rejim yapıyor, ben de yapacağım" demesi gibidir. Kaldı ki, Batılı ülkelerin çoğu nükleer santrallarını zaten kurmuş çalıştırmaktadırlar. Hiroşima ve Nagazaki'yi yaşamış olan Japonya bugün 48 nükleer santralla elektrik enerjisinin %31'ini üretmektedir. ABD 109 santralla %21'ini, Fransa 57 santralla %78'ini, İngiltere 35 santralla %26'sını, Kanada 22 santralla %7'sini, Almanya 21 santralla %30'unu, İsveç 12 santralla (birisini kapattı) %40'ını, Güney Kore 9 santralla %40'ını, İspanya 9 santralla %36'sını, Belçika 7 santralla %59'unu, İsviçre 5 santralla %38'ini, Finlandiya 4 santralla %32'sini üretmektedir. Gerçi İtalya gibi bazı ülkeler nükleer üretimin dışında kalabilmiştir. Ama elektrik enerjisi üretiminin %60'ını petrole dayandırmak gibi pahalı bir faturayı taşıyarak…

Özet olarak Nükleer enerji %100 güvenli ve çevresel açıdan risksiz bir alternatif değildir. Fakat kömür gibi alternatifleri yanında "kötünün iyisi"dir. Kamuoyu tartışmalarında artık "Nükleere geçit yok" gibi kategorik dışlamalarda bulunmak yerine; bu enerjiyi nasıl ucuz bir maliyetle devreye sokabilir, güvenli bir şekilde çalıştırabilir ve ürettiği atıkların çevre riskini nasıl en aza indirgeyebiliriz konularını tartışmakta fayda vardır.

BACK

TOP