Coğrafya ve nüfus:
Nüfus 1995’te 62.2 milyon, 1973-95 arasında %2.2, 1990-95 arası %1.6 artmış. Kentlere ve daha ziyade Batı’ya göç olmakla beraber, taşra nüfusunun artmaya devam edip 2010’da 25 milyona ulaşması, öte yandan İstanbul (13m), Ankara (3.2m), İzmir (2.7m) gibi kentlerin nüfusunun da artmaya devam etmesi bekleniyor.
Ekonomik durum, enerji arz ve talebi:
1995 yılında GSMH 165b$,
kişi başına 2800$, PPP’ye göre 6300$.
1973-95 arasında reel GSMH yılda %4.2 büyümüş, (IEA ülkelerinde
%2.5). Bu arada ekonomik yapı önemli
oranda değişmiş; tarımın payı azalırken servis sektörününki artmış. 1995 yılında tarım, balıkçılık ve ormancılık
GSMH’nın %15’ini, sanayi ve inşaat %32.6’sını, hizmet sektörü ise %52.4’ünü oluşturmuş. Başta AB’den ithalat olmak üzere dış ticaret
gelişmiş. 1990’da ithalat ve ihracatın %44 ve 55’i AB ile iken bu oranlar
1995’de %71 ve 51.4’e ulaşmış, 1995’de gümrük birliğine girilmiş.
GSMH artışıyla beraber
toplam birincil enerji arzı (TBEA) artmış, 1973-95 arasında yılda %4.4 artarak
(IEA Avrupa ortalaması %0.8) TBEA’nın 2000’de 90 ‘milyon ton petrol eşdeğeri’ne
(mtpe), 2010’da ise 155 mtpe’ye ulaşması bekleniyor. !995’teki talebin en büyük kısmını (%47.6) petrol oluşturmuş,
1970’e kadar var olmayan doğal gaz ise 1995’te 5.8 mtpe’ye ulaşmış.
Enerji üretimi 1994’e göre
az bir artışla 1995’te 26.1 mtpe’ye ulaşmış.
Petrol ve doğal gaz üretimi nisbeten az olup esas yerli enerji
kaynağını, çoğu linyit olmak üzere kömür oluşturmaktadır ve 1995 üretimi 10.7
mtpe’dir. Linyit üretimi 1980’lerin
başlarında artmış, fakat artık bir dengeye varmıştır. Mevcut öngörüler linyit üretiminin hızla artarak 2000’de 24.4,
2010’da da 35.2 mtpe’ye ulaşacağı yönündedir.
1995’te, hidroelektrik hariç
yenilenebilir enerji kaynakları 7.2 mtpe’yi bulmuş, bunun esas kısmı olan 7
mtpe’yi odun, hayvan ve bitki artıkları, 0.14 mtpe’yi jeotermal, kalanını da
güneş enerjisi oluşturmuştur.
Hidroelektrik üretimi son yirmi yılda anlamlı artışlar göstermiş ve
1995’te 3.1 mtpe’ye ulaşmıştır.
Hidroelektriğin 2000’de 3.6 ve 2010’da 6.7 mtpe’ye ulaşması beklenmekte,
jeotermal enerji için 2010’da 5.7 mtpe hedeflenmektedir.
Ekonomi hızla büyürken
enerji üretiminin dengeye varması enerji ithalatının hızla artmasına yol
açmıştır. 1973-95 arasında net enerji
ithalatı yılda yaklaşık %7 artarak 1995’te 37.2 mtpe’ye, 1973’te TBEA’nın
%36’sını oluştururken 1995’te %60’ına ulaşmıştır. Mevcut öngörüler linyit üretimini arttırmak suretiyle bu oranı koruyabilmek
yönünde iken, bu üretim geçen on yılda stabilize olmuştur ve ileriye yönelik
üretim tahminleri geri çekilmektedir.
Petrol ithalatının 1995’te 27.2 mtpe’den 2000 yılında 29.8 mtpe’ye,
doğal gaz ithalatının ise aynı dönemde 5.7 mtpe’den 18 mtpe’ye ulaşması
beklenmektedir.
Son yıllarda elektrik temin
kapasitesi talepteki büyümeye ayak uyduramamış ve bazı bölgelerde sıkıntılar
yaşanmaya, sonuç olarak da hükümetler elektrik üretimi için özel sermaye
aramaya başlamıştır.
Enerji politikasi hedefleri:
Enerji politikasının beş
yıllık kalkınma planlarındaki değişmez hedefleri:
1.
Ekonomik ve sosyal gelişmeyi desteklemek amacıyla yeterli, güvenilir ve
ekonomik enerji teminini garantilemek,
2.
Enerji temininde güvenliği sürdürmek,
3.
Artan enerji talebini karşılayabilmek üzere yeterli yatırımları teşvik
etmek şeklinde belirlenmiştir.
Ayrıca, ekonomik gelişmeyi
tehlikeye sokmayacak çevresel iyileştirmeler son yıllarda artan ilgi
görmektedir.
Enerji Yönetimi Organizasyonu ve Sanayi:
Enerji konuları Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) sorumluluğu altındadır. Çevre Bakanlığı çevre alanındaki esas
koordinasyon kurumudur. Doğrudan
başbakanlığa bağlı olan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), ilgili KİT’lere
danışmak suretiyle, üretim ve ithalat dahil olmak üzere enerji ihtiyaçlarını
değerlendirir, yıllık yatırım
kararlarını alır. Keza doğrudan
Başbakan’a bağlı olan Özelleştirme İdaresi satışa çıkarılacak olan
teşekküllerden sorumludur ve bunları özelleştirme için hazırlar.
Türkiye’de enerji sektörü
esas olarak, KİT’ler aracılığıyla devletin mülkiyeti altındadır. Elektrik
alanında TEAŞ üretim ve iletimden, TEDAŞ dağıtımdan sorumludurlar. Petrol alanında TPAO rafineri öncesi üretim
ve teminden, TÜPRAŞ rafineri işlemlerinden, Petrol Ofisi de ürün dağıtımından
sorumludur. Kömür alanında TKİ linyit,
TTK taşkömürü üretiminden, BOTAŞ ise petrol ve doğal gaz naklinden
sorumludurlar. Bu kuruluşlar, BOTAŞ
hariç, yasal olarak tekel olmamakla beraber çok büyük pazar paylarına
sahiptirler.
KİT’lerin çoğu Hazine’nin
sermaye yardımlarına ve devletin yatırım garantilerine bağımlıdırlar. Baraj inşaatlarında finansmanı devlet
kendisi sağlamakta, TTK’nın zararlarını hazine kapatmaktadır.
Özelleştirme programı:
Yüksek enflasyon düzeyi ve
kamu borçlarındaki artış Türk hükümetinin karşısındaki iki ana ekonomik sorunu
oluşturmaktadır. Tüketici fiyat
endeksindeki artış yakın zamanlarda %60'ın üzerinde seyretmiş olup 1995'te
%96.4 ve 1996'da %78 olarak gerçekleşmiştir.
Kamu Borçlanma İhtiyacı (PSBR) 1995 yılında GSMH'nın %7'sine ulaşmış
olup büyüyen bütçe açıkları Türkiye'nin enflasyon sorununu arttırmıştır.
Büyük bütçe açıklarının
nedenlerinden birisi KİT'lerin kayıplarıdır.
Tümüyle kamu mülkiyetinde olan ve doğrudan hükümete bağlı bulunan 35
tane KİT vardır. 1993 yılında KİT'lerin
yarattığı katma değer GSMH'nın %6.8'i, aynı kitlerin toplam sabit yatırımlar
içindeki payı %8'dir. KİT'lerden
bazıları büyük zararlar etmiş ve açıklarını Hazine fonlarıyla
kapatmışlardır. TMO, ŞEKER, TEKEL, TCDD,
TEAŞ, TEDAŞ, TDÇİ ve TTK'dan oluşan 8 KİT kamu zararlarının büyük kısmını oluşturmuşlardır. 1990'ların ortalarından itibaren KİT
kayıplarının azaltılması Hükümet'in stabilizasyon ve yapısal reform planlarının
önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Özelleştirme, İşletme Haklarının Transferi (Transfer Of Operating
Rights-TOOR), Yap-İşlet-Devret (Build Operate Transfer-BOT), Yap-Sahiplen-İşlet
(Build Own Operate-BOO) gibi modeller araç olarak tasarlanmaktadır.
Hükümet enerji sektöründe
özelleştirme üzerinde şu amaçlarla çalışmaktadır:
1.)
Bütçe gelirlerini arttırmak,
2.)
Talep tahminlerini karşılayabilmek için gerekli yatırımlara özel
sermayenin katılımını arttırmak ve bu sayede kamu yatırımlarına ilaveler
sağlamak,
3.)
Yönetimi iyileştirmek ve enerji temin maliyetlerini azaltmak.
Özelleştirme programı
kapsam, zamanlama ve organizasyon açısından çeşitli kereler değiştirilmiş olup,
1997 başlarında enerji alanında şu eylemleri kapsamaktadır:
1.)
Elektrik sektöründe özel yatırımcıların yeni üretim santralları kurup
20-30 yıl sürelerle işletebilmeleri için YİD/YSİ (BOT/BOO) programları
oluşturulmuştur. TEAŞ'ın bazı üretim
santrallarının işletme hakları halen özel sektöre devredilmektedir. TEDAŞ 29 bölgesel sisteme ayrılmış olup her
sistemin işletim hakları özel sektöre devredilmektedir,
2.)
Petrol alanında Tüpraş ve Petrol Ofisi'nin özelleştirilmeleri planları
vardır,
3.)
Doğal gaz alanında BOTAŞ bir KİT olarak kalacaktır, fakat hükümet doğal
gaz ithalat ve dağıtımı konusundaki yasal tekeli kaldırmayı, sonuç olarak
bağımsız bir denetimci kurmayı tasarlamaktadır,
4.)
Kömür alanında linyit madenlerinden ikisi kömür sağladıkları elektrik
santrallarına devredilmişlerdir.
Hükümet linyit madenlerinin işletme haklarını özel sektöre devretmeyi
planlamaktadır.
Enerji fiyatlandırması:
Enerji fiyatları ilke olarak
KİT’ler tarafından belirlenmekte, fakat fiyatlarla ilgili kararlar hükümetin
onayını gerektirmektedir. KİT’ler büyük
pazar paylarına sahip olduklarından, rakipleri de çoğu zaman KİT’lerinkiler
düzeyinde fiyat belirlemektedirler.
Hükümet enerji fiyatlarını
sosyal hedeflere yönelik olarak kullanmaktadır. Örneğin konutlar için elektrik fiyatları, artmış olmakla beraber,
halen sanayi ile yaklaşık aynı düzeydedir.
1994 yılında “Öncelikli Gelişme Alanları”ndaki elektrik fiyatları ülke
genelinin %14 altında belirlenmiştir.
Fiyatlar genelde, elektrik firmalarının gerekli karları yapabilmeleri
açısından çok düşüktür.
Taşkömürü alanında enerji
fiyatları temin maliyetlerini karşılamamaktadır. TKİ yıllar süren işletme zararlarının ardından 1995 yılında,
fiyat artışları ve maliyet indirimleri sayesinde kar edebilmiştir. Petrol alanında hükümet, rafineri öncesi
fiyatları belirlemekte ve ürün fiyatlarını, Türk lirasının devalüasyonu veya
uluslararası petrol fiyatlarındaki bir artışın ardından sistematik olarak
arttırmamaktadır. Sonuç olarak Tüpraş
geçici zararlara uğramaktadır. Doğal
gaz alanında sanayi ile konut sektörü arasında, bu ikincisinin lehine çapraz
sübvansiyon vardır.
Süregiden reform süreci bu
fiyatlandırma sisteminin şu şekilde rasyonelleştirilmesine yol açabilir:
1.)
Elektrik sektöründe Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından,
özel üreticilerin tüketiciye, pazarlığa tabi fiyatlarla satış yapmasına izin
verilebilir.
2.)
Gaz alanında yeni tartışılmakta olan düzenlemeler sayesinde, büyük
tüketicilere, BOTAŞ’ın altyapısını kullanmak suretiyle kendi temin edicilerini seçme
imkanı verilecektir,
3.)
Hükümet petrol alanında, yurtiçi petrol ürünü fiyatlarını uluslararası
fiyatlara bağlayan bir fiyatlandırma mekanizması kurmayı planlamakta, ayrıca
TÜPRAŞ rafinerilerini daha fazla rekabet yaratabilmek için satmayı
tasarlamaktadır.
Enerji vergileri:
Hampetrol ithalatına vergi
uygulanmamaktadır. Ürün ithalatları;
ithalat, rafineri öncesi ve tüketim aşamalarında vergilendirilmektedir. Tüketim
(excise) vergisi ve Fiyat İstikrar Fonu kesintisi ithal ve rafineri sonrası
ürün fiyatlarına uygulanmaktadır. Ocak
1996’da AB’den ithal edilen ürünlere uygulanan gümrük vergileri
kaldırılmıştır. Petrol ürünleri dahil
olmak üzere yakıt tüketimine uygulanan KDV, ticari alanda iadeye tabi
değildir. Dizele ve kurşunsuz benzine,
kurşunlu benzine uygulanandan daha az vergi uygulanmaktadır. LPG’ye uygulanan vergi diğer petrol
ürünlerine oranla düşüktür.
Hükümet petrol ürünlerinin
vergilendirme sistemini değiştirmeyi düşünmektedir. KDV hariç vergiler sabitlenecek ve tüketim vergisi ile Fiyat İstikrar
Fonu kesintileri birleştirilecektir.
Diğer yakıtlar için gümrük
vergisi veya Fiyat İstikrar Fonu kesintisi yoktur. Kömür ve doğal gaz için tüketim vergisi yoktur, doğal gaz için
KDV daha düşüktür. Hükümet halen,
maliyetleri içselleştirmek (‘internalize’) için bir CO2 vergisi
uygulamayı düşünmemektedir.
Değerlendirme:
Türk enerji sektörünün
işleyişi geleneksel olarak üç ana ilkeyi izlemiştir:
1.)
Enerji sektörünün ana aktörleri KİT’ler olmuş ve kararlar, başta DPT
olmak üzere merkezileşmiştir,
2.)
Enerji fiyatları hükümet tarafından, genellikle sosyal hedeflere
yönelik olarak, ya belirlenmiş veya etkilenmiştir,
3.)
Enerji fiyatları ayrıca makroekonomik politikaları yürütmek için
kullanılmış, örneğin petrol ürünlerinin fiyatları enflasyonu sınırlayabilmek
amacıyla düşük tutulmuştur.
4.)
Fiyatlandırma politikası Türk ekonomisi üzerinde olumsuz bir etki
yaratmıştır. Enerjinin maliyet altında fiyatlandırılması suretiyle konutların
satın alma gücünün arttırılmasını amaçlayan sosyal fiyatlandırma politikası,
kamu harcamalarını arttırıp bütçe açıklarını büyütmüştür. Bu durum enflasyon hızında artışlara ve
sonuç olarak da hanelerin satın alma gücünün azalmasına yol açmıştır. Bu politikanın sürdürülmesi imkansız hale
gelmiş ve 1990’larda hükümet haklı olarak, KİT zararlarını azaltmak suretiyle
bütçe açıklarını ve enflasyonu azaltmaya yönelmiştir.
Düşük enerji fiyatları
enerji tüketiminde verimsizliklere ve enerji ithalatında artışlara yol
açabilmektedir. Düşük fiyatlar ayrıca
belirsizlikleri arttırıp potansiyel yararları azalttığı için, enerji
verimliliği konusundaki yatırımları ve enerji temininde özel yatırımları
güçleştirmektedir. Enerji
fiyatlarındaki çarpıklıklar yakıtlararası rekabeti de çarpıtmakta ve
kaynakların verimsiz dağılımına yol açarak, sonuç itibariyle ekonomiye zarar
vermektedir.
Bu durumu düzeltmek için
fiyatlandırma politikasının pazara yönelik olarak belirlenmesi lazımdır. Öncelikle fiyatların Hükümet tarafından, arz
yetersizliğine yol açacak düzeyde belirlenmemesi, çapraz sübvansiyonların
ortadan kaldırılması gerekir. Serbest
bir pazar oluştuğu takdirde enerji fiyatları bu pazarda oluşmalı, kamu
sübvansiyonları kaldırılmalıdır. Sosyal
refah, enerji fiyatlarını çarpıtarak iyileştirilemez. Bunun yerine düşük gelirli ailelere doğrudan yardım gibi daha verimli
politikalar kullanılabilir, ki bunlar enerji tasarrufuna da engel olmaz.
KİT’ler en azından
özerkleştirilmeli, kamu mülkiyeti devam etse bile, yönetimleri siyasi
müdahalelerden arındırılmalıdır. Ayrıca
özel sektörün enerji alanında teşvikiyle rekabetin arttırılmasına
çalışılmalıdır.
Hükümet, başta doğal gaz
olmak üzere kaynaklarını çeşitlendirmeye çalışmaktadır ve yerli kömür üretimini
sübvanse etmek suretiyle bütçe açıklarını arttırıp, bazı alanlarda çevre
tahribatına yol açmıştır.
Aşağıdaki önlemler hem daha
maliyet etkin olup, hem de temin güvenliğini azaltmayacak, hatta arttıracak
niteliktedir:
1.) Petrol ve doğal gaz üretiminin önemli oranda artacağı Hazer Havzası’na yakın olan Türkiye’nin bu kalemlerdeki ithalatını arttırıp kaynaklarını çeşitlendirmesi mümkündür. Petrol ve doğal gaz tüketiminin gelecekte hızla artması beklendiğinden, en önemli husus bu olsa gerektir.
2.)
Türkiye geniş bir hidro ve jeotermal potansiyele sahip olup bunları
geliştirmek niyetindedir. Ülke ayrıca
nükleer santrallar kurarak enerji çeşitliliği sağlamayı tasarlamaktadır.
3.)
Enerji fiyatlarını pazar düzeylerine çıkarmak, enerji verimini arttırıp
tüketim ve ithalatını azaltacaktır. Güç
üretiminde verim artışı birincil yakıtlara olan talebi de azaltacaktır.
4.)
Kömür ithalatı bu kaynaktan elektrik üretiminin maliyetini
düşürecektir. Güvenilir temin ediciler
çok sayıda olduğundan, artan kömür ithalatının temin güvenliğini azaltmaması
gerekir.
Motorin vergisi kurşunsuz
benzininkine oranla düşük olup, motorin kullanımının artışı kentlerde ciddi
hava kirliliği sorunlarına yol açmıştır.
Kurşunsuz benzine uygulanan vergi kurşunluya uygulananın biraz altında
olmakla beraber, aradaki fark önemsizdir.
Yüksek ve düşük kükürt düzeyli ağır fuel oil vergileri arasında fark
yoktur. Kömür, petrol ürünlerine oranla
daha az vergilendirilmiştir. Hükümet
çevresel dış maliyetleri (externalities) düzeltmeye çalışmalıdır.
Genel Enerji Politikası Önerileri:
Hükümet:
1.) Enerji fiyatlarının maliyetleri yansıtmasını sağlayacak etkin önlemler almalı ve çapraz sübvansiyonları kademeli olarak kaldırmalıdır,
2.)
KİT’leri özelleştirmeli, en azından özerkleştirmelidir,
3.)
Enerji sektörünü liberalleştirmeye devam etmeli ve özelleştirme
süreciyle düzenleyici reformları kolaylaştıracak bir yasal çerçeve
oluşturmalıdır,
4.)
Maliyet etkin yöntemler üzerinde odaklanarak enerji temin güvenliğini
sağlamalıdır,
5.)
Dış maliyetleri (externalities) kapsamak amacıyla enerji vergilerini
kullanmaya yönelmelidir.
ENERJİ SON KULLANIMI VE VERİMLİLİK
Enerji tüketimi eğilimleri:
1995 yılında toplam nihai
tüketim (TNT), 1994’e göre %10.8 artarak 48.7 mtpe’ye yükselmiştir. Bu artış
1994 yılındaki, büyük oranda GSMH’deki %5.5 küçülmeden kaynaklanmış olan
%6.8’lik düşüşten sonra gelmiştir. 1973-95
arasında TNT yılda ortalama olarak %4 artarak ikiye katlanırken, aynı dönemde
GSMH da yılda ortalama olarak %4.2 oranında (IEA-Avrupa ortalaması %0.6)
büyümüştür.
1995 yılında petrolün TNT
içindeki payı %53 düzeyinde olup, 1973’teki %47.6 oranının hayli üzerinde ve
IEA ile kıyaslanabilir düzeydedir.
Türkiye’nin yakıt tüketim yapısında bu yirmi yılda gerçekleşen en önemli
değişiklik, elektrik ve doğal gaz tüketiminin artması olmuştur. 1995 yılında elektriğin payı %11.5, doğal
gazınki %5.7’dir.
Enerji tüketiminin sektörel
ayırımına bakıldığında, 1973-95 döneminde tüketimin en hızlı olarak sanayi
sektöründe ve yılda ortalama %6 arttığı (IEA-Avrupa’da azaldı)
görülmektedir. 1995 yılında sanayinin
TNT’deki payı %35’e ulaşmış olup, bu durum sanayileşmenin ve ağır sanayide uzmanlaşmanın
göstergesidir. 1995 yılında sanayi
GSMH’nın %27’sini (1973’te %20’sini) oluşturmaktadır. Oransal düşüşüne rağmen petrol bu sektördeki ana yakıttır, doğal
gazın payı hızla artarak 1995’te %9.6’ya ulaşmıştır.
1973-95 döneminde ikinci en
hızlı büyüyen sektör, %4.6’lık ortalama yıllık oranla ulaşım sektörü
olmuştur. (1960-95 arasında tüketim
yedi kat artmış, IEA-Avrupa’da üç kat.) Karayolu taşımacılığının ulaşım
sektöründeki enerji tüketim payı 1995 yılında %90’dır. Otomobil sayısı son on yılda 3 kat, 1973’ten
bu yana da 10 kat artmıştır. Fakat 1995
yılında her 100 kişi başına araç sayısı, diğer OECD ülkelerinde 40-50 iken
Türkiye’de hala 8’dir.
Yük taşımacılığının yaklaşık
%75’i karayoluyla yapılmaktadır.
1985-95 arasında demiryolu taşımacılığı durağanlaşırken, kamyon sayısı
%70 artmıştır. Aynı dönemde minibüs ve
otobüs sayısı önemli oranda artarken, trenle yapılan yolcu kilometresi hafif
artmış, demiryolu uzunluğu ise aynı kalmıştır.
1995 yılında konut/ticaret
sektöründe enerji tüketimi 19.4 mtpe olup, TNT’nin %40’ını
oluşturmaktadır. Yenilenebilir enerji
kaynakları %35’le başta gelmekte ve bu kalemin; %34.6’sı biyokütle, hayvan ve
bitki atıklarından, %0.3’ü jeotermalden, %0.1’i güneş enerjisinden oluşmaktadır. Elektrik tüketimi 1960-95 arasında otuz kat
(IEA-Avrupa’da beş kat) artmış, elektriğin payı 1973’te %3’ten 1995’te %13’e
yükselmiştir.
Mevcut resmi tahminler nihai
tüketimde, esas olarak endüstriyel tüketimde beklenen hızlı artış nedeniyle
hızlı bir artışa işaret etmektedir.
GSYH’ya oranla enerji tüketimindeki eğilimler:
Enerji yoğunluğu 1990
kurlarıyla TBEA/GSYH (toplam birincil enerji arzı/GSYH) olarak hesaplandığında
1973 yılından beri aynı kalmış, TYT/GSYH (toplam yakıt tüketimi/GSYH) şeklinde
hesaplandığında ise biraz azalmışıtır.
Enerji yoğunluğunun 2005 yılına kadar hızla artması ve bu tarihten sonra
hafif azalması beklenmektedir. Elektrik
yoğunluğu hızla artmıştır ve beklentilere göre, artmaya devam edecektir. Enerji yoğunluğu IEA-Avrupa’ya göre yüksek
görünmekle beraber bu durumun, ekonomi kısmen kayıtsız olduğundan ve/veya TL
kurunun düşük olması ihtimalinden dolayı GSMH’nin düşük görünmesinden
kaynaklanıyor olması mümkündür.
GSMH’nın hesaplanmasında
satın alma paritesi kullanıldığı takdirde enerji yoğunluğu, enerji fiyatlarının
nominal olarak uluslararası fiyatlarla kıyaslanabilir ve hatta bunlardan düşük
olmasına rağmen hane gelirine göre yüksek olması nedeniyle, IEA-Avrupa’dan
düşük çıkmaktadır. Fakat Türkiye’de
enerji verimliliğini arttırmak için yapılacak çok şey vardır. Ulaşım sektöründe, elektrik iletim ve
dağıtımında, binalarda ciddi enerji kayıpları vardır.
Enerji verimliliği
konusundaki ana hedefler Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) tarafından
belirlenmekte, enerji verimliliğini geliştirme yönündeki hükümet etkinlikleri
Enerji Tasarrufu Koordinasyon Kurulu (ETKK) tarafından koordine
edilmektedir. ETKB’na bağlı olan
Elektrik İşleri Etüt İdaresi 1981 yılından beri yenilenebilir enerji
verimliliği ve enerji kaynakları konularındaki çalışmalardan sorumlu olup, 1992
yılında bu birimin bünyesinde Ulusal Enerji Tasarrufu Merkezi (UETM)
kurulmuştur. DPT de keza, ulusal
planları oluştururken enerji verimliliği politikalarını hesaba katmaktadır.
Nihai kullanım verimliliği
ile ilgili kamu bütçesi, esas olarak UETM’nin; araştırma, enerji
değerlendirmeleri, yayın ve profesyonel eğitim konularındaki harcamalarıyla
ilgili küçük bir bütçedir. ETKK enerji tasarrufu konusundaki kamuya yönelik
kampanyalardan sorumludur.
1995 yılında UETM, AB’nin de
katılımıyla, sanayi, konut ve ulaşım sektörlerindeki tüketimin daha iyi tahmin
edilebilmesi için bir modelleme sistemi geliştirmiştir. İlk sonuçlara göre Türkiye’de yılda 13.2
mtpe tasarruf imkanı vardır. Bu
çalışmaya paralel olarak UETM ve DİE, ayrıntılı enerji tüketim veri tabanını
geliştirmek üzere işbirliği başlatmışlardır.
Özellikle DİE, bu veri tabanını 1997 sonunda tamamlayabilmek amacıyla,
yılda 500 tpe’den fazla enerji tüketen 1300 imalatçı firmaya anketler
göndermiştir.
UETK büyük endüstriyel
kuruluşlarda yöneticilerin isteğine bağlı olarak enerji değerlendirmeleri
yapmıştır. Yöneticiler kurulun
önerilerini uygulayıp uygulamamakta serbesttir.
ETKB 1995 yılında bu
değerlendirmeleri geliştirmek üzere 2 ktpe'nden fazla enerji kullanan, maden
sektörü de dahil olmak üzere kamu veya özel sanayi kuruluşlarına yönelik
olarak, tesis içerisinde bir enerji yönetim organizasyonu oluşturulması için
tavsiye mahiyetinde önerilerde bulunmuştur:
1.)
En büyük tüketiciler birer Enerji Kontrol Komitesi, küçük kuruluşlar
ise birer Enerji Yöneticisi seçmek durumundadır,
2.)
ETKB ya profesyonel eğitim sağlayacak veya bu kuruluşlarda yürütülecek
eğitim için yetki verecektir,
3.)
Bu kuruluşların yöneticileri enerji değerlendirmelerini 3 yıl içinde
tamamlamak durumundadır ve sonuçlar ETKB'na sunulacaktır.
4.)
Bu kuruluşlar, işletme sırasındaki enerji verimlerini iyileştirmek ve
tesislerin genişletilmesi veya modernleştirilmesi sırasında bu hedefi
gözetebilmek için benimsenen önlemleri ETKB ile birlikte almak durumundadır,
5.)
Kuruluşlar sözkonusu önlemlerin sonuçlarını gözlemek ve tesis
tarafından üretilen üç ana ürünle ilgili enerji tasarruflarının gelişimi
hakkında ETKB'na yıllık raporlar vermek durumundadır.
6.)
ETKB enerji tasarrufu alanında 250 mühendisin profesyonel eğitimini
üstlenmiştir. Güç sektöründeki enerji
verimini iyileştirmek için ETKB, TEDAŞ ve TEAŞ elemanlarından oluşan bir DSM
çalışma grubu oluşturulmuş olup, bu grubun
1997'de ETKB'na bir rapor sunması beklenmektedir.
7.)
Hükümet ayrıca kojenerasyon projelerine finansal çekicilik kazandırmayı
tasarlamaktadır. 1995 yılında yapılan bir inceleme, doğal gaza dayalı
otoprodüktörlerin sadece 2143 Gws enerji üretmiş olduklarını göstermiştir.
Konut ve ticari sektörler:
Türkiye 1985 yılında yeni
binalarda ısı izolasyonu ile ilgili zorunlu standartlar benimsemiştir. Fakat yeni binalardaki ısı kayıpları 200
kws/m2 olarak tahmin edilmiş olup, ortalama Avrupa değerlerine göre
yüksektir. TSE bu denetlemeleri daha
etkin kılabilmek ve AB denetimlerine uydurmak için yöntemler aramaktadır. Bu yeni standartların 1997 yılında devreye
girmesi beklenmektedir.
Odun, kömür veya fuel oil
kullanan ısıtma kazanları ve sobaların, satılmadan önce ısı verimiyle ilgili
birer sertifika almaları gerekmektedir.
Hükümetin ev aletleri için AB'nin minimum enerji performans
standartlarını benimsemesi sözkonusudur.
Ulaşım sektörü:
ETKB tarafından yapılan bir
inceleme, kitle ulaşım araçlarının enerji performansının iyileştirilmesi
suretiyle ulaşım sektöründe %15'lik bir iyileştirme potansiyeli bulunduğunu
göstermiştir. Bu nedenle çeşitli
önlemler düşünülmektedir:
1.)
Hükümet modern lokomotiflerin sayısını ve elektrikli rayların
uzunluğunu arttırmayı planlamakta, ayrıca DDY'nın işletme verimini arttırıp
kayıplarını azaltmayı tasarlamaktadır.
2.)
Ankara metrosunun ilk etabı Eylül 1996'da açılmış olup halen
genişletilmekte, İstanbul'da bir diğerinin inşası devam etmektedir.
Eleştiri:
Türkiye'de enerji verim
önlemlerinin uygulanmasından sağlanabilecek yararlar büyüktür:
1.)
Enerji verimi iyileştirmeleri sanayinin rekabet gücünü arttırıp
hanelerin enerji harcamalarını azaltır,
2.)
Verim artışları tüketici gelirinin serbest kalan kısmını arttırır,
3.)
İyileştirmeler enerji tüketimini, CO2 ve diğer
kirleticileri, enerji ithalat ve bağımlılığını azaltır.
Özellikle elektrik, kömür ve petrolde pazar fiyatlarına yönelinmesi, genel enerji verimini yükseltmek için zemin oluşturabilecek, enerji talebindeki büyümeyi azaltıp verimlilik yatırımlarını teşvik edecektir.
Verimli ve kapsamlı bir vari tabanının oluşturulması çabaları, enerji tüketimini dürtükleyen faktörlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, hükümete yol gösterecektir.
Elektrik alanında kaynaklar şebeke kayıplarını azaltmaktan ziyade kapasite ilavesi için ayrılmış görünmektedir ve bu iki yaklaşımın kıyaslamalı maliyetlerine bakmakta yarar vardır. DPT’nin enerji yatırım kararları ve enerji verimliliği stratejileri ile daha yakın bir koordinasyona ihtiyaç vardır.
Enerji verimliliğini arttırmak için bazı sektörel önlemler de alınabilir:
1.) ETKB firma bazındaki enerji değerlendirmelerini yaygınlaştırıp firmaları sonuçlar hakkında bilgilendirmeli, diğer ülkelerdeki uygulamalardan haberdar etmelidir,
2.) Elektrik fiyat artışları, adil ve şeffaf şebeke ücretleri, bağımsız bir regülatör makamının kurulması, bu tür projelerin onay süreçlerinin açıklığa kavuşması kojenerasyonu teşvik edecek, bu alandaki sübvansiyon ihtiyacını ortadan kaldıracaktır.
3.) Merkezi ısıtma projelerinin karara bağlanmasından önce ısı talebi konusunda bir araştırma yapılmalıdır.
4.) Konut/ticaret sektöründe yeni, kapsamlı ve zorunlu yapı şartnameleri hazırlanmalı, yeni binalarla kapsamlı tadilatlarda uygulanmalıdır. Özellikle, sahipleri tarafından çoğunlukla kiralandıkları için enerji verimi açısından yatırıma değer bulunmayan ticari binalara uygulanan standartlara öncelik verilmelidir. Yapı şartnameleri ülkedeki iklim çeşitliliğine ve taşradaki inşaat yöntemlerine uygun hale getirilmelidir. Enerji danışmanlığı hizmetlerine, mimarlar ve müteahhitler için profesyonel eğitime yönelik finansman da önemlidir. Yapı izolasyonu için vergi indirimleri, uzun vadeli düşük faizli teşvik kredileri de düşünülebilir. Son olarak da şartnamelerin denetimi kuvvetlendirilmelidir.
5.) Hükümet yerli ev aletlerini enerji verimi açısından etiketlemeli, bu etkinlik kamuyu bilgilendirme faaliyetleriyle desteklenmelidir. AB deneyimlerinden yararlanmak suretiyle, kademeli olarak sıkılaştırılan minimum enerji standartları uygulanabilir.
6.) Ulaşım sektöründe, özellikle kentlerdeki kitle ulaşım yatırımları, kentlerdeki hava kirliliği ve trafik sorunlarının da hafifletilebilmesi açısından arttırılarak sürdürülmeli. Bu sektördeki enerji verimliliğini arttırmak için ayrıca, halen mevcut olan periyodik emisyon denetimleri ve araç testleri, özellikle otobüsler için dikkatle uygulanmalıdır.
Enerji üretimi konusunda linyit alanında planlanan üretim artışları, tüketim konusunda ise, geçmiş eğilimlerden farklı olarak artması beklenen enerji yoğunluğu gözden geçirilmelidir.
Enerji verimliliği alanında öneriler:
Hükümet;
1.) Enerji fiyatlarının maliyetleri yansıtmasını sağlamalı ve sosyal amaçlarla fiyatlandırmadan vazgeçmeli,
2.) Yatırım kararlarında enerji tasarruflarıyla ilgili muhasebeyi iyileştirmeli ve yönetim içi politikaları daha iyi koordine etmelidir,
3.) Kamuoyunu enerji
verimliliğinin yararları konusunda ve bunu başarmanın yolları hakkında
aydınlatmak,
4.) Tüm büyük sanayi
kuruluşlarını enerji verimlilik programına dahil etmek ve bu programın
sonuçlarını dikkatle değerlendirmek, küçük kuruluşları da enerji tasarrufuna
teşvik etmek,
5.) Kojenerasyonun gelişmesi
için yönetim kolaylıkları sağlamak ve merkezi ısıtmayı gözönünde bulundurmak,
6.) Farklı iklimlere ve
taşra koşullarına uygun, yeni yapılar veya kapsamlı tadilatlar için zorunlu
yapı şartnameleri benimsemek,
7.) Ev aletleri için minimum
enerji standartları belirlemek ve aletleri bu açıdan etiketlemek,
8.) Başta metropol alanlarda
olmak üzere kitle ulaşım araçlarına yatırımları, arttırarak sürdürmek.
PETROL
Petrol Tüketimi:
1973-95 arasında petrol arzı
yılda ortalama %4 artmış ve 1995 yılında nihai tüketim, 1994'e oranla %13.6
artarak 26 mtpe’ye ve nihai enerji tüketiminin %53'ten fazlasına ulaşmıştır.
1973 yılında petrolün
elektrik üretimindeki payı %50'den fazla iken bu pay 1995'te, kömür, doğal gaz
ve hidronun artışı nedeniyle %7'den aşağı düşmüştür.
1995 yılında en büyük petrol
tüketicisi ulaşım sektörüdür. 1973'ten
bu yana tüketim en hızlı bu sektörde artmış, 1973'teki 4.5 mtpe düzeyinden
kalkıp 1995'te 11.1 mtpe’ye ulaşmıştır.
1995 yılında en büyük pay, kamyon taşımacılığının önemi nedeniyle, 5.8
mtpe ile otomotiv dizel tüketiminindir.
Toplam benzin tüketimi 1995'te 4.6 mtpe olup, kurşunsuz benzin tüketimi
1990-95 arasında 10,700 tep'den 172,300 tep'e çıkmıştır. 1973-95 döneminde otomotiv dizel tüketimi
dört, benzin tüketimi ise üç kat artmıştır.
Türkiye; İtalya, Fransa ve
İspanya'dan sonra Avrupa'nın dördüncü en büyük LPG tüketicisidir. Doğal gaz tüketimindeki artışa rağmen, LPG
tüketimi geçen on yıl içerisinde yılda ortlama %8 artarak, 1995 yılında 2.4 milyon
tona ulaşmıştır ve bu tüketimin artmaya devam etmesi beklenmektedir.
ETKB tahminlerine göre
toplam petrol tüketimi yavaşlayan bir hızla artmaya devam edecektir. Sanayi ve konut/ticaret sektöründe petrol
tüketimi artmaya devam edecek, fakat talep artışının büyük kısmını kömür ve
doğal gaz tüketimi oluşturacaktır.
Kamu kuruluşları:
Petrol sektöründe dört
şirket vardır: Üretim ve aramadan oluşan rafineri öncesi sektörde TPAO,
rafineri işlemlerini yapan Tüpraş, petrol ürünlerinin dağıtıcı ve pazarlayıcısı
olan Petrol Ofisi, petrol ve gaz ulaşımından sorumlu bulunan ve 1995 yılına
kadar TPAO'nun bir alt şirketi iken, artık bağımsız bir KİT haline gelmiş olan
BOTAŞ.
TPAO, Tüpraş ve Petrol Ofisi
monopol olmamakla beraber en büyük pazar paylarına sahip iken, BOTAŞ yasal
olarak tekel statüsüne sahiptir.
1990'ların başlarında
hükümet Tüpraş ve Petrol Ofisi'ni özelleştirmeye karar vermiş ve 1991 yılında
ilk aşama olarak Tüpraş hisselerinin %2.17'si halka satılmıştır. 1995 yılında özel sektör payı %3.59'a
çıkmıştır. Petrol üretimi, rafineri ve
dağıtım alanlarında, küçük bazı özel Türk firmaları ve yabancı firmalar da
aktiftir.
Petrol Üretimi, İthalat, Rafineri ve Dağıtım
Üretim:
1995 yılında petrol üretimi
3.6 mtpe olup talebin %12.2'ini karşılamaktadır. Üretim 1990'ların başlarından itibaren azalmaya başlamıştır. Petrol çoğunlukla, ağır ve yüksek sülfürlü
petrol çıkan Güneydoğu alanlarında üretilmektedir. Ülkenin kuzebatısında diğer bazı alanlar da vardır. Jeoloji genellikle karmaşık olup üretim
maliyetleri yüksektir. Alanların doğal
fakirleşmesi nedeniyle üretimin azalmaya devam etmesi beklenmektedir.
Rafineri öncesi sektörde
dördü Türk olmak üzere 25 şirket vardır.
1995 yılında TPAO yerli petrolün %73'ten fazlasını üretmiş, onun
ardından %16 payla Shell gelmiştir.
%7.4 de, TPAO ve ARRCO ile TPAO ve Shell ortaklıklarına aittir. Aynı yıl Mobil-Dorchester %2.8
üretmiştir. 1996 yılında Shell ve Mobil
Türkiye'deki arama ve üretim şirketlerini yabancı şirketlere satmışlardır.
İthalat:
1973-95 arasında net petrol
ithalatı üç mislinden fazla, 1990-95 arasında da %30 artarak 1995 yılında 27.2
mtpe’ye ulaşmıştır. 1990 öncesinde en
büyük sağlayıcı Irak iken, 1990 yılındaki BM ambargosundan sonra Suudi
Arabistan ve İran'dan ithalat artmıştır.
Bu iki ülke 1995 yılı ham petrol ithalatının üçte ikisini
sağlamıştır. Petrol ürünü ithalatı
artmış, ihracatı ise, rafinerilerdeki kapasite fazlalığının azalmasına paralel
olarak azalmıştır.
Yerli üretimin azalması
beklendiğine göre petrol ithalatının, talepteki hızlı büyümeyi karşılayacak
biçimde artmaya devam etmesi gerekmektedir.
Rafinasyon:
Türkiye'de toplam kapasitesi
32 mt olan beş rafineri bulunmaktadır.
Tüpraş bunlardan Aliağa, İzmit, Kırıkkale ve Batman olmak üzere dördünün
ve toplam kapasitenin %85'ten fazlasının sahibidir. Mersin'deki Ataş rafinerisi Shell, Mobil ve Türk Petrol'ün ortak
yatırımıdır.
Rafineri sektöründe,
Kırıkkale rafinerisinin 1986 yılında tamamlanmasından bu yana fazlalık var
iken, bu fazlalık talepteki hızlı artş nedeniyle erimiştir. Rafinerilerin kapasite kullanım oranı
1988'de %75 iken, 1995'te %84.5'e tırmanmıştır.
Türkiye'deki rafineri
kapasitesi diğer IEA ülkelerine oranla düşüktür. Fakat Tüpraş 1986 yılında, rafinerilerinin kapasitesini arttırmak
ve ürünlerinin kalitesini yükseltmek amacıyla 1.8 milyar dolarlık bir
modernizasyon planı başlatmıştır. Bu
plan aynı zamanda kurşunsuz benzinle, kükürt düzeyi düşük motorin ve fuel oil
üretimini de öngörmektedir.
DPT tarafından onaylanan
planın finansmanı, uluslararası
kurumlardan gelen uzun vadeli kredilerin de katılımıyla Tüpraş
tarafından sağlanmıştır. Artan petrol
talebi nedeniyle ETKB ayrıca, 2005'ten önce tamamlanması öngörülen 5 mt/yıl
kapasiteli iki rafineri inşa etmeyi planlamaktadır.
Hampetrol boru hatları
BOTAŞ'ın sahipliği ve işletimi altında olup, petrol ürünü hattı yoktur. Ana boru hatları:
1.)
Irak'tan Ceyhan'a uzana 71 mt/yıl kapasiteli iki boru hattı. 1990'da Irak'a karşı uygulanan ekonomik
ambargo bu hatların kapatılmasına yol açmıştır. Türkiye bu iki boru hattının beş yıl süreyle kapalı kalmasının
maliyetinin 30 milyar dolardan fazla olduğunu sanmaktadır. BM'in, Irak'ın altı aylık süreyle 2 milyar
dolarlık petrol satmasına izin veren 986 sayılı kararı ile birlikte bu hatlar
1996 Aralık ayında açılmıştır.
2.)
Batman alanlarından Dörtyol limanına uzanan 3.5 mt/yıl kapasiteli hat,
(ayrıca Selmo alanından Batman rafinerisine uzanan 42 km'lik hat),
3.)
Ceyhan'dan Kırıkkale rafinerisine uzanan 5 mt/yıl kapasiteli hat.
Dağıtım ve depolama:
1996 yılında Türkiye'de 13
dağıtım şirketi varken, ulusal dağıtım şirketi olan Petrol Ofisi'nin payı %50
civarında bulunmaktaydı. Petrol
Ofisi'nden sonra Mobil ve Shell ana dağıtıcıları oluşturmaktadır.
Petrol depolama üniteleri
esas olarak Petrol Ofisi'ne ait olmakla beraber, bazıları yabancı olan pek çok
diğer şirket de kapasite inşa etmekte ve bunlar ülkenin özellikle, en hızlı
büyüyen ve ana tüketim alanlarını oluşturan Batı kesiminde yer almaktadır.
Politika ve Düzenlemeler
Rafineri öncesi düzenlemeleri:
Daha önce üretimlerini
Tüpraş'a satmak zorunda olan yerli petrol üreticilerine 1990 yılında
üretimlerinin %35 kadarını ihraç etme imkanı tanınmıştır. Ham petrolün fiyatı hükümet tarafından, aynı
kalite ham petrolün fiyatına göre ve ithal petrolün rafinerilere nakil
maliyetini de hesaba katmak suretiyle hesaplanmaktadır.
Hükümet yerli arama ve
üretimi teşvik amacıyla 1996 yılında üretimin %12.5'una karşı gelen imtiyaz
vergisini (royalty) benimsemeyi düşünmektedir
Yeni vergi üretimle birlikte azalmalı ve küçük üretim alanları için daha
düşük olmalıdır.
Petrol ürünü fiyatları:
Yerli ürün fiyatları 1989
yılında serbest bırakılmış olmakla beraber Tüpraş tarafından belirlenen
rafineri sonrası fiyatların hükümetçe onaylanması gerekmektedir. Petrol ürünü ve özellikle de motorin
fiyatları bazen, TL'nin devalüasyonu veya uluslararası petrol fiyatlarında
önemli artışlar gibi arttırılmalarını gerektiren durumları
yansıtmamaktadır. Örneğin 1996 yazında
uluslararası fiyatlar arttığında hükümet Tüpraş'tan rafineri sonrası
fiyatlarını arttırmamasını istedi.
Sonuç olarak, rafineri çıkışı ürün fiyatları uluslararası fiyatların
altında belirlendi. Dağıtım
aşamasındaki ürün fiyatları pazarda belirlenmekte, fakat Petrol Ofisi'nin büyük
pazar payı dolayısıyla diğer kuruluşlar, pazar paylarını kaybetmek
istemediklerinden dolayı daha üst düzeyde fiyat belirleyememektedirler. Bu şirketler istasyon başına düşen
satışlarını arttırmak suretiyle maliyetlerini düşürmeye çalışmaktadırlar. Ulaşım tarifeleri BOTAŞ ile boruların
kullanıcıları arasında pazarlığa tabidir
Hükümet rafineri sonrası ve
parekende fiyatlar için bir maksimum değer hesaplamak üzere bir fiyat formulü
belirlemeyi düşünmektedir. Bu formül
uluslararası fiyatları, TL'nin dolara göre kurunu ve muhtelif arz masraflarını
göz önüne alacaktır.
İthalat ve ihracat denetimi:
Ham petrol ve ürün ticareti
1989'da liberalleştirilmiştir. İthalat
lisansları, asgari depolama kapasitesine sahip olan tüm rafinerilere ve
dağıtıcılara verilmiştir. 1996 yazında
yerli ürün fiyatları dünya fiyatlarının altında iken Ataş, ürünlerini ihraç
etmek için gerekli olan belgeleri almakta zorlanmıştır.
Petrolde Acil Durum Önlemleri
Türk Ulusal Acil Durum
Paylaşma Organizasyonu'nun tesisi ve yönetimi için gerekli yasal yetki, Acil
Durum Planlama ve Yönetimi ile ilgili Başbakanlık emrine dayalı olan ETKB İç Sirküleri'nden
kaynaklanmaktadır. Ulusal Korunma
Yasası ve Ulusal Güvenlik Yasası hükümete acil durumlarda her türlü talep
frenleme programını uygulama yetkisi vermektedir. Gerekli görüldüğü takdirde hükümet ham petrol dışındaki sıvı
yakıtların alımını, satış ve dağıtımını denetleyebilmektedir.
Akaryakıt Fiyat İstikrar
Fonu (AFİF), 89/14264 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulmuştur. Bu karara göre tüm petrol ürünü
ithalatçıları acil durumlar için, yıllık ithalatlarının en az 60 günlük
eşdeğeri kadar ürün stoğu bulundurmak zorundadırlar. Ayrıca 6326 sayılı Petrol Yasası'na göre, rafinerilerdeki
kapasitenin inşası ve genişletilmesi için yapılan müracaatlara ilaveten,
stoklama planları ve rafineri yeterlilikleri ve ülkedeki tüm petrol ve doğal
gaz etkinlikleri ETKB'ndaki Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından incelenmek
durumundadır.
1995 yılında 90 günlük bir
taahhüte ulaşılması yönündeki bu son yasaya ilaveten 1995 Ağustos'unda da
dağıtım firmalarına en az 10 günlük stok bulundurma yükümlülüğü getirilmiştir. Bir altkriz durumunda IEA yönetimindeki bir
stok eritme olayına katılmak açısından yasal hiçbir engel yoktur.
Petrol tüketimi ve
ithalatındaki hızlı artışa rağmen Türkiye'nin acil durum rezervleri, ithalat
günü sayısı ile ölçüldüğünde, önemli miktarda artmıştır. 1995 sonundaki acil durum stokları 90 günlük
net ithalat hacminin üzerindedir. 1997
Ocak ayında ise 85 günlük net ithalat eşdeğeri düzeyindedir.
Transit Petrol
Türkiye Hazer petrolünün
geçişi açısından büyük bir potansiyele sahiptir. 1995 yılında Novorosisk, Tuapse ve Odessa'dan gelen yaklaşık 60
mtpe Rus petrolü Boğazlardan geçmiştir.
Ayrıca Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Orta Asya ve Transkafkaslar’da
petrol üretimi için birkaç ortaklık kurulmuştur. Rezervler, üretim ve ihracat potansiyeli hakkındaki tahminler
çeşitli olmakla beraber, gelecekteki ihracat düzeylerinin yüksek olacağı
konusunda fikir birliği vardır. Yeterli
boru hattı kapasitesi inşa edildiği takdirde Azerbaycan ve Kazakistan'ın
1995'teki 10.5 mtpe’lik ihracatının 2010 yılında 120/140 mtpe’ye çıkacağı
tahmin edilmektedir.
Azerbaycan'dan transit petrol:
Azerbaycan'ın bilinen
rezervleri 1.5 milyar tpe düzeyde olup uluslararası konsorsiyumun üretiminin
yılda 20-40 mtpe’ye ulaşması beklenmektedir.
Azeri petrol şirketi olan Socar ile yabancı şirketler arasında petrol
arama ve üretimi için çeşitli anlaşmalar imzalanmıştır. Esas anlaşma Azerbaycan Uluslararası İşletme
Şirketi ('Azerbaijan International Operating Company-AIOC') ile
imzalanmıştır. Eylül 19944'te Azeri
hükümeti ile bir şirketler konsorsiyumu arasında Şirag ve Ezeri alanlarından,
Hazer Denizi'nin Azerbaycan bölümünü oluşturan Güneşli sahasının derin su
kısmından petrol üretmek üzere bir anlaşma imzalanmıştır. Sözkonusu şirketleri içeren AIOC bu anlaşmadan
sonra kurulmuştur. Muhtelif
değişikliklerden sonra 1997 yılı başında katılımcıların hisseleri şu
şekildedir: BP-%17.1, Amoco-%17, Pennzoil-%4.8, Itochu-%3.9, Ramco-%2.1 ve
Delta-Nimir-%1.7.
Üretimin ilk aşamasının 1997
sonunda 4 mtpe/yıl olması ve tümünün Türkiye'de tüketilmesi
beklenmektedir. 1997 başında üretim
10,000 v/g'dür. Ekim 1995'te bu ilk
üretimin iki hat arasında paylaştırılması kararlaştırılmıştır:
1.)
Baku'dan başlayıp Rusya (ve Çeçenistan) üzerinden Karadeniz'deki
Novorosisk'e uzanan 'kuzey' hattı.
Azeri petrolu daha sonra İstanbul Boğazı'ndan geçirilecektir Baku ile Novorosisk arası 1400 km'dir. Bu hat 1993 yılında tamamlanmış bulunan ve
Rusya'dan Baku'ya petrol taşımakta kullanılmış olan 9 mtpe kapasitelik hattı
kullanacaktır. Novorosisk'te 30
mtpe/yıl kapasiteli yeni tesisler kurulacaktır. Yatırım tutarının 56 milyon dolar olacağı tahmin edilmektedir.
2.)
Gürcistian üzerinden Supsa limanına uzanan 'batı' hattı. Baku-Supsa arasındaki mesafe 925 km olmakla
beraber, Gürcistan üzerinden yeni bir boru hattının ve Supsa'da yeni tesislerin
inşası gerekmektedir. 10 mtpe/yıl
kapasiteli bu hattın gerektirdiği yatırımın 230 milyon dolar düzeyinde olacağı,
fakat taşıma maliyetinin Baku-Novorosisk hattından daha düşük olacağı
sanılmaktadır.
Üretimin ikinci aşamasındaki
‘esas petrol’ün Hazer alanından uluslararası pazarlara taşınması için daha
fazla ihracat kapasitesine ihtiyaç vardır.
Şu seçenekler düşünülmektedir:
1.)
Hazer ham petrolünün Akdeniz sahilindeki Ceyhan limanına ulaştırılması
için iki hat düşünülmektedir. Bu proje
'Hazer-Akdeniz ham petrol hattı projesi' olarak bilinmektedir. Ceyhan terminali 120 mtep/yıl'lık bir
kapasiteye ve süpertankerleri kabul imkanına sahiptir. Hat Gürcistan veya Ermenistan ve Nahçivan
üzerinden geçecektir. Hattın planlanan
kapasitesi Kazak petrolü için 20 mtpe/yıl ve Azeri petrolü için 25 mtpe/yıl
olmak üzere toplam 45 mtpe/yıl, uzunluğu ise Baku'dan Ceyhan'a 1500
km'dir. Türk hükümeti bu hattın, en
ucuz maliyetli ve sınırsız tanker ulaşımına en kısa hattı oluşturduğunu
vurgulamaktadır. Fizibilite ve Çevresel Değerlendirme çalışmaları Dünya Bankası
tarafından finanse edilmektedir.
2.) Diğer seçenekler arasında, Baku'dan kalkıp
İran üzerinden geçen bir hattın inşası ve 'erken' petrol için tasarlanmış olan
hatların geliştirilmesi vardır.
Kazakistan'dan transit petrol:
Petrol ve gaz arama ve
üretimi için çeşitli ortaklıklar arasında en önemlisi Tengizchevroil'dir. Bu şirket Tengiz bölgesindeki petrol
alanlarını geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Chevron ve Mobil, gelecek 40 yıl içerisinde 20 milyar dolarlık bir
yatırım gerektiren bu projenin esas yabancı ortaklarıdır. Üretimin 1998 yılında 25 mtpe olması ve 2010
yılına kadar 50 mtpe’ye çıkması beklenmektedir.
Hazer Boru Hattı
Konsorsiyumu ('Caspian Pipeline Consortium-CPC') 1992 yılında kurulmuş olup1997
başlarında Kazakistan'da petrol arama ve üretim faaliyetlerine katılan bir dizi
önemli şirketi içermektedir: Rusya (%24), Kazakistan (%19), Cehvron (%15),
Lukoil (%12.5), Mobil (%7.5), Rosneft (%7.5), Oman (%7), British Gas (%2), Agip
(%2), Oryx (%1.8) ve Munigaz (%1.8).
CPC Tengiz'den başlayan ve Hazer Denizi'nin kuzeyinden geçip
Novorosisk'te inşa edilecek olan yeni bir ihracat terminaline uzanan bir hattı
tercih etmiştir. Hat Çeçenistan'dan
geçmeyecek şekilde değiştirilmiş ve Komsomolsk'tan Kropotkin'e uzanan bir hat
üzerinde karar kılınmıştır. Kazak ve
daha sonra da Azeri petrolü için kullanılacak olan 75 mtpe kapasitelik hattın
toplam maliyetinin 1.2-1.5 milyar dolar olacağı hesaplanmıştır.
CPC'nin devamı yönünde ana
anlaşma Aralık 1996'da imzalanmıştır.
İstanbul Boğazı'ndan transit petrol:
Kazakistan ve Azerbaycan
kaynaklı petrolün Karadeniz üzerinden ihracatının artması, bu petrolün yılda
120-140 mtpe'lik bir kısmının Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Yunanistan'a
yönelecek olmasına rağmen, İstanbul Boğazı'ndan artan miktarlarda petrolün
geçmesine yol açacaktır. Bu boğazdan daha fazla transit petrol geçişini önlemek
için çeşitli öneriler oluşturulmuştur.
1.)
Türkiye, Ceyhan limanına uzanan bir boru hattı seçeneğini savunmuştur,
2.)
İstanbul Boğazı üzerinden bir boru hattının inşası önerilmiştir. Türkiye ve Azerbaycan'daki Batılı şirketler
tarafından yaptırılan bir çalışmaya göre 25 veya 75 mtpe kapasiteli bir hat,
575 veya 1100 milyon dolara
malolacaktır.
3.)
Samsun'dan başlayıp Kırıkkale rafinerisi üzerinden Ceyhan'a uzanan 760
km'lik bir boru hattı diğer bir seçeneği oluşturmaktadır. Kırıkkale-Ceyhan arasındaki yeni boru hattı
eskisine paralel olarak uzanacak, toplam kapasite 40 mtpe ve toplam maliyet de
710 milyon doları bulacaktır.
4.)
Ayrıca halen tartışılmakta olan iki diğer proje vardır ve bunlar
Bulgaristan'ın Burgaz limanından başlayıp Yunanistan'ın Aleksandropolis veya
Arnavutluk'un Akdeniz sahiline uzanan hatlardır.
İstanbul Boğazı 32 km
uzunluğunda olup, dördü kör olmak üzere 12 adet, köşeli kıvrıma sahiptir. Günde 130, yani her oniki dakikada bir adet
ana tekne bu suyolunu kullanmaktadır.
Kaza sayısı 1988'de yediden 1991'de 57'ye tırmanmış, fakat 1992'de
37'ye, 1996'da da sadece ikiye inmiştir.
1984 ile 1996 arassında 22 önemli çarpışma yer almıştır. En son büyük kaza 1994 yılında, Nassia
tankerinin bir Rus teknesiyle çarpışması sonucu yer almış, 30 denizcinin
ölümüne ve 20 bin ton petrolün boğaza yayılmasına yol açmıştır.
Ticari gemicilik 1936
yılında imzalanmış bulunan ve boğazlardan serbest ulaşımı garantileyen Montreux
Anlaşması ile düzenlenmektedir
1994 yılındaki kazadan sonra
Türkiye İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçen gemilerle ilgili emniyet
kurallarını sıkılaştırmıştır. Halen
geçerli olan kurallar:
Tankerlerin sadece gündüz
geçiş hakkı vardır,
24 saat öncesinden haber
verilmesi gerekir,
Türk tekneleri kılavuz
kullanmak zorundadır,
Türkiye'nin yönettiği trafik
ayrım sistemine uyulması zorunludur,
Büyük gemiler geçerken veya
hava ve akıntı koşulları geçişi zorlaştırdığı takdirde boğazları trafiğe
kapatma hakkı vardır.
Ayrıca yeni bir trafık
izleme sistemi geçişleri kolaylaştıracaktır.
Uluslararası Denizcilik
Örgütü ('International Maritime Organization-IMO') boğazların emniyetini
arttırmak için ilave önlemler önermiştir.
Örgüte göre, boğaz trafiği 'denizcilik, güvenlik, çevre ve yöre halkı
açısından giderek artan bir potansiyel risk' oluşturmaktadır.
Değerlendirme:
Türkiye'nin ithal petrole
bağımlılığının gelecek yıllarda hızla artması beklenmektedir. Yerli petrol üretim olanakları zaten düşük
iken bir de, Hazer Denizi bölgesi gibi diğer alanlarda doğan yeni imkanlar
nedeniyle daha da azalmıştır. Bu
nedenle araştırmayı teşvik edici vergi reformları lazımdır. Üretimin bir kısmının yerli pazara satılması
zorunluluğunun kaldırılması ve rafinerilere satılan petrolün fiyatının daha
şeffaf bir şekilde belirlenmesi, hatta fiyatların tümden liberalleştirilmesi,
Türkiye'deki rafineri öncesi sektöre duyulan ilgiyi arttıracaktır.
Hükümet, petrol fiyatlarının
ve ticaretinin 1989’daki liberalleştirilmesinden sonra dahi pazara ağır bir
şekilde müdahale etmektedir. Hükümet
KİT’lerden petrol ürünü fiyatlarını maliyetin altında belirlemelerini
isteyebilmektedir. Ayrıca Tüpraş ve
Petrol Ofisi pazardaki dominant pozisyonları nedeniyle fiyatları
belirlemektedir. Özel kuruluşlar petrol
ürünleri ihracatında güçlüklerle karşılaşmışlardır. Bu politikalar petrol ve daha genel olarak enerji sektöründe
olumsuzluklara yol açmıştır. Bu
politika:
1.) Tüpraş’ın ve bu sektördeki
özel kuruluşların karlılığını azaltmış,
2.)
Kuruluşların karlılığını sınırlamak suretiyle, istasyonların
modernleştirilmesini olduğu kadar rafineri modernizasyonunu da yavaşlatmış ve
petrol ürünlerinin pazara uyumunu azaltmıştır,
3.)
Özel yatırımcılar karar vermeden önce petrol sektörünün karlılığından
emin olmak ihtiyacında olduklarından, Tüpraş ve Petrol Ofisi’nin özelleştirme
programlarını engellemiştir,
4.)
Düşük petrol fiyatlarına yol açmak suretiyle enerji verimliliği
motivasyonunu azaltıp petrol ithalatını arttırmıştır.
Dolayısıyla ürün satış
fiyatlarını dünya pazarına bağlayacak bir fiyat formülü oluşturma planı olumlu
bir adımdır. Fiyat reformu, petrol
tüketiminin hızla artması beklendiğinden, bu alandaki iş imkanlarını arttıracaktır.
Bu fiyat formülü tam
rekabetçi bir petrol sektörüne doğru ilk adım olmalıdır. Tüpraş ve Petrol Ofisi’nin özelleştirilmesi
rekabeti arttırmaya yönelik biçimde planlanmalıdır. Tüpraş’ın rafinerileri, tek bir kuruluşa dominant pazar payını
vermekten kaçınmak üzere farklı alıcılara verilmelidir. Hükümet aynı nedenle Petrol Ofisi’nin
istasyonlarını farklı kuruluşlara satmayı düşünmelidir. Bu son ve kuruluşların hükümet etkisinden
bağımsız hale geldikleri aşamada fiyat formülü kaldırılarak, fiyatların pazarda
oluşmasına izin verilmelidir.
Bu yapısal reform, petrol
ulaşımı için şeffaf ücret ve düzenlemeler içeren bir denetleme reformuyla
desteklenmelidir. Taşıma ücretleri
halen BOTAŞ ile çeşitli kullanıcılar arasında pazarlığa tabidir. Özelleştirme süreci, boru hatlarını kullanma
ihtiyacında olan özel işletmecilerin sayısını arttırdıkça şeffaf bir
fiyatlandırma mekanizmasına ihtiyaç artacaktır.
Türkiye’nin IEA’na karşı 90
günlük ithalat gereksinimi düzeyindeki stok taahüdüne uyma kararlılığı sevindiricidir. İthalat günü biriminden stoklar, tüketim ve ithalatın hızla
artmış olmasına rağmen, anlamlı düzeyde artmış ve Türkiye’nin petrol temin
güvenliğini arttırmıştır.
Türkiye, Orta Asya ve Kafkaslar’daki yeni petrol üreticisi ülkelerden petrol ithal edebilmek açısından uygun bir konumdadır. Bu durum petrol kaynaklarını çeşitlendirip temin güvenliğini arttıracaktır. Transit petrol alanında ise, bölgenin petrol üretimindeki belirsizlikler ve temin güvenliği konusundaki farklı değerlendirmeler projelerin çeşitlenmesine yol açmıştır. Eğer Hazer havzasındaki petrol üretimi tahmin edildiği kadar yüksek olursa, en azından iki boru hattı lazım olacaktır. Bu konudaki Türk politikası, düşük maliyetli ve güvenli geçiş sağlayan güvenilir bir transit ülke olmaya devam etmek olmalıdır.
Petrol Önerileri:
1.)
Yerli üretimin bir kısmının iç pazara satılması zorunluluğunun
kaldırılması ve yerli ham petrolün satışı ile ilgili fiyat denetiminin
şeffaflaştırılması,
2.)
Petrolün, yerli arama ve üretimi teşvik amacıyla rafineri öncesi
aşamada vergilendirilmesine devam edilmesi,
3.)
Dünya fiyatlarını göz önünde bulundurmak ve hükümetin sosyal
fiyatlandırmasından kaçınmak amacıyla,
nihai tüketiciler için bir petrol fiyatlandırma formülünün belirlenmesi,
4.)
Ulusal petrol kuruluşlarının, oluşacak yeni petrol sektörünün rekabete
izin vereceği ve fiyatların pazar tarafından belirleneceği bir şekilde
özelleştirilmesi,
5.)
Petrol geçişine, boru hatlarından yararlanma koşullarını da içeren
şeffaf düzenlemeler getirilmesi,
6.)
Orta Asya ve Kafkaslar’dan gelen petrol ve gaz için transit ülke olma
yolundaki ihtimallerin incelenip değerlendirilmesi.
Türkiye’de doğal gaz tüketimi 1976 yılında başlamış, özellikle 1980’lerin ortalarından itibaren hızla artmıştır. 1995 yılındaki gaz arzı 5.8 mtpe’ye, yani toplam birincil enerji arzının %9.3’üne ulaşmıştır. Elektrik üretimi 1996 yılındaki toplam gaz tüketiminin %52’sini tüketmiştir.
Doğal gazın nihai tüketimi
de hızla artmış ve 1995 yılında 2.8 mtpe veya toplam nihai enerji tüketiminin
%5.7’sine ulaşmıştır. Tahminlere göre
1996 yılındaki nihai doğal gaz tüketiminin %60’ı sanayide, kalanı da
konut/ticaret sektöründe tüketilmiştir.
Doğal gaz bütün sektörlerde petrol ve kömürün yerini almıştır. Sanayi sektörü doğal gaz kullanımına 1976
yılında başlamış ve 1996 yılında gübre sanayii toplam sanayi tüketiminin üçte
birini almıştır. Doğal gaz ayrıca
çimento, demir-çelik ve cam sanayiinde de kullanılmaktadır. Hükümet doğal gazın, kentlerdeki hava
kirliliğini azaltma aracı olarak linyit yerine kullanımını teşvik etmiştir.
1976’da başlayan doğal gaz
üretimi 1995 yılında 0.2 mtpe’ye veya talebin %2.5’ine ancak ulaşmıştır. Mevcut yedi üretim alanından, en büyük alan
olan Trakya’daki Hamitabat da dahil olmak üzere altısı TPAO’nundur. Marmara’daki ilk sualtı alanından üretim
1997’de başlamıştır. Yeni bulgu
ihtimali yüksek olduğundan, ETKB, mevcut alanlar fakirleşirken yenilerinin
devreye girmesi sonucu, üretimin şimdiki düzeyde devam edeceğini tahmin
etmektedir.
Primer doğal gaz tüketiminin
gelecek 15 yıl içerisinde hızla artması beklenmektedir. BOTAŞ’ın 1997 yılındaki tahmini ise, 2000
yılından sonrası için daha da hızlı bir artışı öngörmektedir. Toplam talebin 2010 yılında 5 milyar
metreküpe (bcm) ulaşması beklenmektedir.
İthalat ve Kontratlar:
Doğal gaz ithalatı 1987’de başlamış, 1987-94 arasında eski SSCB Türkiye’nin tek sağlayıcısı olmuştur. Marmara LNG terminalinin 1994 yılında tamamlanmasından sonra Cezayir’den ithalat başlamıştır. 1996 yılında Rusya hala, toplam ithalatın %70’i ile başta gelmekte, Rusya’yı %28.5 ile Cezayir, spot alımları kanalıyla ve %1’le Avusturalya izlemektedir.
BOTAŞ beklenen talebi
karşılayabilmek için giderek artan miktarlarda mukavele yapmayı
tasarlamaktadır. İthalat kaynaklarının
çoğu uzun vadeli kontratlar şeklinde olup, ara sıra spot alımlarla
desteklenmektedir.
Rusya ile anlaşmalar şu
şekildedir:
1.) BOTAŞ 1986 yılında Rusya’nın Soyuzgaz şirketi ile, 1987’de başlayıp 25 yıl sürecek ve Bulgaristan üzerinden karşılanacak olan bir doğal gaz ithalat anlaşması imzalamıştır. Alınan miktar kademeli bir şekilde artarak 1993 yılında, 5-6 bcm/y’lık azami değerine ulaşmıştır. Bu anlaşmaya göre gaz bedelinin %70’i Rusya tarafından Türkiye’den yapılacak ithalatta kullanılmak durumundadır. BOTAŞ’a göre Rus gazının alış fiyatı, diğer Avrupa ülkelerinin ödediğinden daha ucuzdur.
2.)
Aralık 1996’da Rao-Gazprom’la 25 yıl süreli, 2002 yılından sonra 8
bcm’ye ulaşacak ve halen kullanılan batı hattından sağlanacak olan bir ilave
gaz anlaşması imzalanmıştır. 2010’dan
sonra 16 bcm’ye ulaşacak olan bir diğer anlaşma pazarlık sürecindedir.
Cezayir’le yapılan
anlaşmalar şöyledir:
1.)
BOTAŞ 1988’de Cezayir’in petrol ve gaz şirketi olan Sonatrach ile,
1997’de başlamak üzere 20 yıl süreli ve yılda 2 bcm doğal gaz eşdeğeri LNG
teminini öngören bir anlaşma imzalamıştır.
2.)
Ekim 1995’te BOTAŞ yine Sonatrach ile, 1997’de başlamak üzere yılda 1
bcm doğal gaz eşdeğeri LNG teminini öngören bir anlaşma daha imzalamıştır. 1999’dan başlamak üzere 1 bcm doğal gaz
eşdeğeri LNG temini üzerinde de anlaşmaya varılmıştır.
İran’la yapılan anlaşmalar
şöyledir:
1.)
Ağustos 1996’da BOTAŞ İran’ın NICC
şirketi ile, 1988’den başlamak üzere 23 yıl süreli ve yılda 3 bcm doğal gaz teminini öngören bir anlaşma
imzalamıştır. Doğal gaz alımlarının
2005 yılında 10 bcm/yıl’a ulaşması beklenmektedir.
Diğer gelişmeler arasında
şunlar vardır:
1.)
Kasım 1995’te BOTAŞ Nijerya LNG Ltd. ile, 1999’dan başlamak üzere 20
yıl süreli ve yılda 1.2 bcm doğal gaz eşdeğeri LNG teminini öngören bir anlaşma
imzalamıştır.
2.)
Ocak 1995’te hükümet Katar ile, 2000 yılında başlamak üzere yılda 1 bcm
doğal gaz eşdeğeri LNG teminin öngören bir memorandum (‘memorandum of
understandıng-MOU’) imzalamıştır. Katar
kuruluşlarıyla, ilave gaz temini için görüşmeler sürdürülmektedir.
3.)
Şubat 1995’te Türk ve Türkmen başkanları, 1998’de 2 bcm ile başlayıp
2010’dan sonra 15 bcm/y’a ulaşacak doğal gaz temini için bir MOU imzalamıştır.
4.)
Aralık 1996’da Yemen ile 2000-2001’de başlamak üzere yılda 3.7 bcm
doğal gaz eşdeğeri LNG teminini öngören bir MOU imzalamıştır.
5.)
Mısır ile yılda 4 bcm doğal gaz eşdeğeri LNG temini için görüşmeler
devam etmektedir.
6.)
BOTAŞ Abu Dabi ve Oman ile de LNG alımı için pazarlık süreci
içerisindedir.
7.)
Irak’tan ithalat düşünülmektedir.
Rusya ve Cezayir’den gaz
ithalatı yetersiz olduğundan BOTAŞ Mayıs 1995’te, spot LNG alımı için bir
teklif prosedürü belirlemiş, daha sonra da Avusturalyalı ihracat firmalarıyla
kısa süreli bir mukavele imzalamıştır.
Mevcut ve sağlam doğal gaz
mukaveleleri, talepte planlanan potansiyel artışı karşılayamamaktadır. Pazarlık sürecindeki mukaveleler ve
imzalanmış olan MOU’ler gelecekteki talebi karşılayabilir.
DPT tarafından belirlenmiş
olan ilkelere göre doğal gaz öncelikle elektrik jeneratörlerine ve özellikle de
YİD (BOT) modeline göre inşa edilmiş olanlara verilmektedir. BOTAŞ’a göre, elektrik jeneratörleri en
büyük doğal gaz tüketicileri olmaya devam edecektir.
Mevcut altyapısı sınırlı
olmakla beraber doğal gazın, talep ve ithalatta beklenen planlı artışlar
sayesinde hızla gelişmesi beklenmektedir.
İlgili yatırım kararları DPT, ETKB ve BOTAŞ arasında
tartışılmaktadır. BOTAŞ uluslararası
kurumlardan borç almakta ve gelecekteki yatırımlar için yabancı sermaye çekmeye
çalışmaktadır.
Ana boru hattı Bulgaristan
sınırından İstanbul, İzmit, Bursa, Eskişehir ve Ankara’ya ulaşmaktadır. Uzunluğu 1257 km kapasitesi ise 8.6-8.7
bcm/yıl olup, bu kapasitenin 14/15 bcm/y’a çıkartılması mümkündür. İlk LNG terminali 1994 yılında İstanbul yakınlarındaki
Marmara Ereğlisi’nde tamamlanmıştır.
Terminalin ihtalat kapasitesi 3.5 bcm/y olup, 6 bcm/y’a ulaşması
beklenmektedir. Yeniden gazlaştırılmış
ürün için depolama kapasitesi 0.26 bcm’dir.
Mevcut gaz altyapısı
genişletilmektedir. Ağın ve boru
hatları kapasitelerinin genişlemesi kısmen de gaz teminine bağlıdır. Bu alandaki en önemli gelişmeler şöyledir:
1.)
Ege hattı Bursa’yı İzmir’e bağlayacak olup, toplam uzunluğu 534 km’dir
ve ilk etabı oluşturan 208 km’lik Bursa-Çan hattı 1996’da tamamlanmıştır.
2.)
Güney Doğalgaz Boru Hattı 1084 km uzunlukta olacak ve Ankara’yı
İskenderun’a bağlayacaktır. Bu hat
Kayseri’den geçip Konya’ya da bağlanacaktır.
3.)
Anahat ayrıca İzmit’ten, buradaki demir çelik tesisleri 1996 yılında
doğal gaza geçmiş olduklarından, Karadeniz Ereğlisi’ne de uzatılmaktadır.
Doğal gaz ithalatı için
inşası planlanan boru hatları şöyledir:
1.)
İran’dan ithalat için Tebriz ile Ankara arasında 1174 km’lik bir hat
inşa edilecek ve bu hattın Türkiye içindeki kısmı, Erzurum ve Sivas’ı Ankara’ya
bağlayacaktır.
2.)
BOTAŞ Rusya Federasyonu’ndan gelen mevcut doğal gaz hattının
kapasitesinin arttırılması için çalışmalar yapmaktadır. Malkoçlar Ölçme ve Kırklareli Kompresör
istasyonlarının kapasitelerinin arttırılması çalışmaları devam etmektedir. Pendik’te ikinci bir basınçlama merkezi inşa
halinda olup, bir üçüncüsü için çalışmalar başlatılmıştır.
3.)
Türkiye’yi Karadeniz’in altından Rusya Federasyonu’na bağlayacak 1170
km uzunluğundaki ‘Mavi Akım’ projesi gündemdedir.
4.)
Türkmenistan doğal gazını Hazer Denizi üzerinden geçip, Azerbaycan ve
Gürcistan yoluyla Türkiye’ye ulaştıracak olan bir boru hattı gündemdedir. Alternatif bir hat İran ve Ermenistan
üzerinden geçmektedir. Başlangıçta,
halen mevcut olan hat üzerinden Kazakistan, Rusya ve Gürcistan yoluyla yılda 2
bcm kadar gaz alınabilecektir. Bu
hattın Türk sınırına ulaşması için Gürcistan veya Ermanistan’da kısa bir kısmın
inşası gerekmektedir. Bu hatlar
Türkiye’de, İran’dan yapılacak ithalat için inşa edilen hatta
bağlanacaktır. Türkiye uzun vadede
Türkmen gazının Avrupa’ya geçisi için transit ülke olmayı planlamaktadır. Öneriler, kapasitesi 2010 yılına kadar
kademeli olarak, Türkiye’ye sağlanan gaz da dahil olmak üzere 40 bcm/y’a
ulaşacak bir hattın inşası yönündedir.
5.)
Potansiyel sağlayıcılarla anlaşmalar imzalandığı takdirde gelecek olan
LNG’yi alacak iki yeni LNG terminali planlanmaktadır. İskenderun ve İzmir’de iki ithalat terminalinin inşası ile ilgili
fizibilite çalışması M.W. Kellog tarafından yapılmıştır. Bu terminaller BOTAŞ tarafından, yabancı
şirketlerle YİD (BOT) modeline göre kurulan ve kombine ısı çevrimi (CCGT) temin
edecek olan ortaklıklar sayesinde inşa edilecektir.
6.)
Gürcistan üzerinden geçen ve Rusya’dan Doğu Anadolu’ya gez getirecek
olan bir hattın inşası sözkonusudur. Bu
hattın Akdeniz üzerinden İsrail’e de uzatılması düşünülmektedir.
Doğal gaz; 1989’dan beri
Ankara’da, Ocak 1992’den beri İstanbul’da, Aralık 1992’den beri Bursa’da ve
Ekim 1996’dan beri Eskişehir’de olmak üzere dört büyük kentte
dağıtılmaktadır. İzmit’in de ağa
bağlanması düşünülmektedir. Doğal gaz
dağıtımı Ankara’da Ego, İstanbul’da İzgaş gibi belediye şirketleri, Bursa ve
Eskişehir’de ise BOTAŞ tarafından yapılmaktadır.
Doğal gaz dağıtımı,
pazarlaması ile LNG ithalat terminallerinin ve gaza dayalı santralların
kurulması için BOTAŞ bünyesinde Türk Gaz Ltd. Şti. kurulmuştur. Şirket diğer kuruluşlarla ortak girişimlerde
bulunmayı tasarlamaktadır.
BOTAŞ gaz ithalatı ve ulaşım
alanında yasal monopol olup, yeni hatların işletme ve inşasından da
sorumludur. Ayrıca, şehirlerdekiler
hariç tüm fiyatları belirler. Fakat
hükümet bu monopolü kırmayı, yani doğal gaz ithalatını serbestleştirip ulaşımda
üçüncü partilere giriş imkanı tanımayı düşünmektedir. Bu KİT'in özelleştirilmesiyle ilgili bir karar henüz
alınmamıştır.
Dağıtım herhangi bır özel
şirket tarafından yapılabilmekte, fakat değişik hissedarların hisselerinin
Bakanlar Kurulu tarafından onaylanması gerekmektedir. Dağıtım şirketleri kendi alanlarına doğal gaz sağlamak zorunda
değildirler.
BOTAŞ, kendi sattığının
olduğu kadar, üreticiler tarafından sanayie satılan doğal gazın fiyatını da
belirlemektedir. Yıllık tüketimi
100mmk'ün altında olan, yani güç üretimi, sanayi ve dağıtım şirketleri icin
tüketici fiyatları, BOTAŞ'ın tarifeleriyle belirlenmektedir. Yıllık tüketimi 100mmk'ün üzerinde olan
tüketiciler için fiyatlar, BOTAŞ ile tüketici arasında pazarlıkla
belirlenmektedir.
BOTAŞ tarafından sınai
tüketiciler için belirlenen tarifeler; doğal gazın hacmine, kesilebilir veya
kesintisiz kullanım şekline ve sanayinin tipine göre değişmektedir. Tarifeler, büyük olan ve kesilebilir
kullanımdaki tüketicileri tercih etmektedir.
Kombine çevrim güç santralları, diğer sanayi dallarına göre daha yüksek
faturalandırılan dağıtım şirketlerine göre daha da yüksek
faturalandırılmaktadır. Gübre
fabrikaları en düşük fiyatlara tabidir.
BOTAŞ'ın yerel dağıtım
şirketlerine (YDŞ) fıyat farkı uygulama hakkı bulunmakla beraber fiyatlar
şimdilik tüm şirketler için aynı olup, uluslararası petrol ürünü fiyatlarına
göre değişmektedir. YDŞ'lerine
uygulanan fiyatlar ithalat fiyatlarını, ulaşım masraflarını ve karı hesaba
katmaktadır. 1997 Şubat'ına kadar,
YDŞ'lerinin uyguladığı fiyatların, bu şirketler tarafından BOTAŞ'a ödenen
fiyatları %30'dan fazla aşmasına izin verilmiyordu. Şubat 1997'de bu sınır %70'e çıkartılmıs ve daha sonra Ağustos
1997'de %45'e indirilmiştir. YDŞ'leri
fiyatlarını bu sınır içerisinde, pazarlama stratejilerine göre
belirlemektedirler. ETKB, dağıtım
şirketlerince sanayi ve konutlar için belirlenen fiyatları onaylamaktadır. Aralık 1996'da konutlar için doğal gaz
fiyatı Ankara'da 19.44 c/mk, (sent/metreküp) İstanbul'da 19.15, Bursa'da ise
20.92 c/mk idi.
Doğal gazın pazar
penetrasyonunu garantilemek için, doğal gaz fiyatları çoğunlukla rakip yakıt
fiyatlarından düşük belirlenmektedir.
Konut gibi bazı sektörlerde doğal gazın fiyatı, toplam temin maliyetini
yansıtamayacak kadar düşüktür. Nakil
maliyetleri mesafeye göre farklılandırılmamıştır.
Rakip yakıtlara oranla doğal
gaza uygulanan vergilerin düşüklüğü, BOTAŞ'ın ve dağıtım şirketlerinin gaza
daha yüksek vergi öncesi fiyat uygulayabilmelerini mümün kılmaktadır. Bu, doğal gazın ülkede hızlı penetrasyonunu
sağlamıştır.
Türkiye'de ortalama olarak,
sanayi sektörü için doğal gazın toplam fiyatı, ağır fuel oile göre az biraz,
fakat kok kömürüne oranla çok daha yüksektir.
Konut sektöründe doğal gazın toplam fiyatı linyitinkinden yüksek, fuel
oilinkinden çok daha düşüktür. Elektrik
üretimi için doğal gaz fiyatı, fuel oilinkinden biraz az, linyitinkinden daha
yüksektir.
Türkiye yakın zamanlarda,
doğal gaz temininde iki kez kesinti yaşamıştır. 1994 yılı başında, yani LNG santralının devreye girmesinden önce,
Rus doğal gazının günlük akışı, Ukrayna'daki transit sorunları nedeniyle
yaklaşık %50 oranında azalmıştı. Doğal
gaz tüketimi kesilmek zorunda kalınınca, öncelik konut tüketicilerine
verilmişti. 1995 Mart ayı başlarında,
mevcut gaz santrallarından birisi, girdisinin çoğunu fuel oile değiştirmek
zorunda kalmış, iki gübre fabrikası ise beklemeye alınmıştı.
Bir kesinti halinde gazın
paylaştırılması ile ilgili hiçbir yasa yoktur.
1996 yılında, kesilebilir gaz tüketimi toplamın %20'sini
oluşturmaktaydı. Fakat gaz depolama
kapasitesi çok sınırlıdır. 1996
yılında, LNG terminallerindeki gaz depolama tesisleri, 8 günlük tüketimden daha
azını tutabiliyordu.
Güney Anadolu boru hattı
inşa edildikten sonra Orta Anadolu'da, tuz mağaralarında 1-2 bcm'lik depolama
kapasitesi oluşturmak üzere tasarımlar vardır.
BOTAŞ ve refineri öncesi TPAO şirketi, Marmara Denizi sahilinde yer alan
Silivri'deki, yaklaşık 2bcm kapasiteli yeraltı deposunu kullanma imkanlarını
incelemektedir. Gelecekteki LNG
terminalleri de yeni depolama tesisleri içerecektir.
Türkiye son yıllarda farklı
kaynaklardan doğal gaz ithalatını önemli miktarda arttırmış ve ana tüketim
alanlarındaki gaz iletim dağıtım altyapısının inşasını başarmıştır. Bu sayede:
1.
) Hızlı büyüyen ekonomisine enerji teminini rahatlatmış,
2.
) Yakıt çeşitliliğini ve temin güvenliğini arttırmış
3.
) Doğal gazın konutların enerji tüketiminde, petrol ve linyit gibi
karbonca daha yoğun ve kirletici olan yakıtların yerini aldığı oranda,
kirletici ve sera gazı emisyonlarını azaltmıştır.
Türkiye’de doğal gaz
tüketiminin yakınlarda başlamış olması nedeniyle gaz sektörü henüz
olgunlaşmamış olup, şu özelliklere sahiptir:
1.
) BOTAŞ doğal gaz girişi arttıkça büyümektedir,
2.
) Elektrik üreticileri ve sanayi gibi büyük tüketiciler doğal gaz ağına
öncelikle bağlanmış olup, konut tüketiminin toplam içindeki payı küçüktür,
3.
) Doğal gaz tüketimi depolama kapasitesine oranla hızlı artmış ve bu
durum, günlük tüketim birimiyle küçük bir depolama kapasitesine yol açmıştır.
Doğal gazın pazar
genişlemesini engellemekten kaçınmak için öncelikle, diğer yakıtlarla adil
rekabetinin sağlanması gereklidir.
Alternatif yakıtların fiyatları doğal gaza göre düşük tutuldukça bu yakıtın gelişimi zorlaşacaktır. Halbuki yeni bir yakıt türü olması
itibariyle, rekabet edebilmesi için fiyatının düşük tutulması gereklidir. Diğer yandan düşük fiyat, gaz altyapısının
inşası için gerekli olan gelirin sağlanamamasına yol açacaktır. Dolayısıyla
diğer yakıtların fiyatları maliyetin altında belirlenmemelidir. Ayrıca, doğal
gaz lehine olan vergi ayırımı, yakıt çeşitliliğinin yararını ve daha temiz bir
yakıta verilmesi gereken primi yansıtmak açılarından yeterli olmayabilir. Hükümet vergi sistemini, tüm dış maliyetleri
verimli bir şekilde hesaba katıp katmadığı konusunda gözden geçirmelidir.
BOTAŞ’tan başkalarının,
BOTAŞ’ın boru hatlarını kullanarak gaz ithaline izin verilmeli, ancak bu,
BOTAŞ’ın halıhazırda sonuçlandırmış bulunduğu 60bcm’lik bağlantılarının
plasmanından ve gerekli altyapının inşası için gerekli kaynakların
yaratılmasından sonra yapılmalıdır.
BOTAŞ’ın, boru hatları ağını genişletmesi için de keza monopol konumuna
ihtiyacı vardır.
Şeffaflık ve etkin denetim
açısından BOTAŞ’ın faaliyetleri ayrılmalıdır. Özellikle gaz iletimiyle
parekende satış faaliyetleri, gazın fiyatıyla iletim ücretleri birbirinden
ayrılmalıdır.
BOTAŞ, siyasi yönetim
etkilerinden korunmalı, özerk bir şirket yapısına kavuşturulmalıdır.
Denetleme kurumu siyasi
müdahaleden bağımsız olmalıdır.
Spot alımlarına imkan veren
LNG terminalinin varlığına ve Cezayir’den gelen LNG akışına rağmen, Türkiye
hala daha doğal gaz temin kesintilerine karşı zayıf durumdadır. Gaz depolama kapasitesindeki yetersizlik
nedeniyle Türkiye kesintili mukaveleleri tercih etmiştir.
Potansiyel temin risklerini
azaltmak için, kaynaklar çeşitlendirilmeli, yeni gaz depolama kapasitesi, yeni
LNG terminalleri inşa edilmelidir ve edilmektedir.
Doğal Gaz Önerileri:
Hükümet:
1.
) Doğal gazın, taşkömürü ve linyit de dahil olmak üzere alternatif
yakıtlarla serbestçe rekabetini sağlamalı, bunun için diğer yakıt fiyatlarını
maliyetlerinin altında belirlememeli ve vergi sistemini, dış maliyetleri daha
iyi içselleştirecek hale koymalı.
2.
) BOTAŞ’ın ithal tekelini kaldırırken, yeni denetleme çerçevesini,
değişik kaynaklardan gaz temin edilebilir ve doğal gaz penetrasyonu için
gerekli yatırımlara imkan verir şekilde oluşturmalıdır.
3.
) BOTAŞ şirketleşmeli ve muhasebesi ayrıntılandırılmalıdır.
4.
) Bağımsız bir denetleyici oluştururken, bu kurulun siyasi müdahaleden
uzak tutulması gerekir.
5.
) Doğal gaz piyasası olgunluğa ulaştığında, gazın gaza karşı tam
rekabeti hedeflenmelidir.
6.
) Doğal gaz depolama kapasitesinin arttırılmasına yönelik çabalar
arttırılmalıdır.
Linyit ve taşkömürü olmak
üzere kömür üretimi, 1980’lerin sonlarına kadar hızla artmış, fakat bu yıldan
sonra dengeye vararak 1995 yılında, 12.1 mtpe olan 55 mt’a ulaşmıştır. Kömür Türkiye’de üretilen en büyük enerji
kaynağıdır. Ağırlık itibariyle,
taşkömürü üretimi 1973 yılında 4.6 mt’dan 1995 yılında 2.2 mt’a azalırken,
linyit üretimi aynı süre içerisinde 7.8 mt’dan 52.8 mt’a çıkmıştır.
Türk linyiti düşük kalori
değerine, yüksek sülfür, toz ve kül içeriğine sahiptir. Rezervlerin %75 kadarı 2500 kcal/kg’dan
düşük, %10 kadarı da 3000kcal/kg’dan yüksek kalori içeriğine sahiptir. Üretimin %90 kadarı açık alan (open-cast)
üretimidir, fakat bu madenler fakirleşmektedir. Linyit üretiminin yarıdan fazlası Türkiye’nin batı kesimindedir. Çıkarılabilir rezervlerin, 1 milyar tonluk
yeraltı rezervleri de dahil olmak üzere 7.3 milyar ton olduğu tahmin
edilmektedir. Toplam rezervlerin
yaklaşık %45’i Güneydoğu’daki Afşin-Elbistan sahasında, yeraltı rezervlerinin
yarıdan fazlası ise Batı Anadolu’da (Soma, Tunçbilek) bulunmaktadır. Çıkarılabilir taşkömürü rezervlerinin 430
milyon ton olduğu tahmin edilmektedir.
Türk taşkömürü düşük kaliteli olup, Karadeniz’in Zonguldak bölgesinde
üretilmektedir. Taşkömüründe açık alan
üretimi yapan maden yoktur.
1995 yılında kömür tüketimi,
Toplam Birincil Enerji Arzı’nın (TBEA) %26.7’sini, Toplam Nihai Tüketimin (TNT)
de %15.2’sini oluştururken, kömür tüketiminin yaklaşık %50’si elektrik
üretiminde kullanılmıştır. Kömürün ana
endüstriyel tüketicisi demir çelik sektörüdür ve sanayi tüketiminin üçte
birinden sorumludur. Konut ve ticaret
sektöründeki kömür tüketimi, ki çoğunlukla linyittir, 2.5 mtpe düzeyinde veya
bu sektördeki toplam tüketimin %12.6’sı mertebesindedir. Linyitin %75 kadarı elektrik sektöründe
tüketilmiştir.
Taşkömürü ihtalatı 1995
yılında 4.5 mtpe’ye ulaşmıştır. Toplam
taşkömürü ithalatının %60’ını demir-çelik sanayii tüketmiş, bu sektörün
ardından %17 payla çimento sanayii gelmiştir.
İthalatın kalanı, hava kirliliğini azaltmak amacıyla büyük şehirlerde
konut tüketimine yönlendirilmiştir.
Halıhazırdaki resmi
tahminler taşkömürü ve linyit üretiminde hızlı artışlar öngörmekte, taşkömürü
ithalatının 2000 yılından sonra hızla artması beklenmektedir. Kömürün TBEA ve TNT’deki, elektrik üretimindeki
payının artması beklenmektedir. Fakat
DPT, daha az sayıda linyite dayalı elektrik santralının devreye gireceği
noktasından hareketle, linyit üretim tahminlerini aşağıya doğru
değiştirmektedir. Bu santrallardan
bazılarının yerine BOT/BOO modellerine göre, doğal gaza ve ilaveten ithal
taşkömürüne dayalı santralların inşa edileceği beklentisi vardır.
Türkiye Taşkömürü
İşletmeleri (TTK) yegane taşkömürü üreticisidir. 1995 yılında Türkiye Linyit İşletmeleri (TKİ) ülkede üretilen
linyitin yaklaşık %60'ını üretmiştir.
Özel şirketler toplam üretimin yaklaşık %10'unu üretmektedir. Üretimin kalan kısmı, Sivas-Kangal ve
Afşin-Elbistan santrallarının işletme haklarıyla birlikte devri amacıyla TEAŞ'a
devredilmiş bulunan ve bu santrallara linyit sağlayan iki açık alan linyit
madeninde yapılmaktadır. Hükümet bu
politikayı sürdürmek niyetindedir.
Hükümet, yerli
kaynakların kullanımının temin
güvenliğini sürdürebilmek açısından önemli addettiğinden, yerli taşkömürü ve
linyit üretimini teşvik etmiştir.
TTK ve TKİ doğrudan ETKB'na
bağlıdır. Yatırıp kararları ve üretim
programları şirketler tarafından önerilmekte ve ETKB’yla birlikte gözden
geçirilmektedir. Nihai kararlar DPT
tarafından alınır.
TTK ve TKİ taşkömürü ve
linyit fiyatlarını belirlemekte, fakat bu fiyatlar ETKB tarafından
onaylanmaktadır. Belirlenen fiyatlar
TTK'nın masraflarını çıkarmasına yetmemektedir. 1995 yılında TTK'nın zararı 20.6 milyar TL'ye yükselmiştir. TKİ ise, birkaç yıl boyunca zarar ettikten
sonra 1995 yılında, elektrik üretimine yönelik fiyatlardaki artış, sermaye
yatırımlarının çoğunun amortismanının tamamlanmışlığı, işgücünde bir miktar
azalma ve yeni yatırımların ertelenmişliği nedenleriyle 10.2 milyar TL kar
etmiştir.
Üretici Sübvansiyon Eşdeğeri
(Producer Subsidy Equivalent, PSE) yöntemine göre Hazine tarafından TTK'ya
ödenen sübvansiyonlar, 1990 yılında 178.13 milyon TL (24 m$) iken, 1995 yılında
12.2 milyar TL'ye (267m$)
ulaşmıştır. İşletme masraflarını
telafiye yönelik olan ve mevcut üretime yararı dokunmayan ödemeler 1995 yılında
hatırı sayılır biçimde artmıştır. 1995
yılında tüm sübvansiyonlar eleman başına 489 milyon TL'ye (9600$) eşdeğerdir.
TTK'nın taşkömürü üretiminin
büyük bir kısmı Çatalağzı termik santralına satılmaktadır. Yerli taşkömürü üretiminin yaklaşık beşte
biri demir-çelik endüstrisine, kalan kısmı şeker ve çimento sanayii
kuruluşlarına satılmaktadır.
Demir-çelik sektörüne satılan taşkömürünün fiyatı uluslararası fiyatın
(1996'da ton başına 67$) üzerindedir.
Demir-çelik endüstrisi tarafından kullanılan taşkömürünün hepsi yerli
değildir ve kalan kısmı uluslararası fiyattan ithal edilmektedir.
Hükümet son zamanlarda kömür
sektöründeki üretkenliği arttırmaya çalışmıştır. 1992 yılında TTK'daki üretimi
arttırıp işgücü fazlasını azaltmaya yönelik bir program başlatılmıştır. Program erken emekliliği teşvik etmiş ve
yüzeyde çalışan işçi sayısını madenlerde çalışanlara oranla azaltarak üçte bir
oranına indirmiştir. 1990'da 34,000
olan işgücü 1995'te 21,500'e inmiştir.
Ayrıca bazı çekirdek dışı etkinlikler özel sektöre
kaydırılmaktadır. Madenciler daha önce
yılda sadece altı ay çalışırlarken, bu süre yılda sekiz aya çıkartılmıştır. 1995 yılında daha az üretken olan madenler kapatılmış ve üretkenlik 104
ton/kişi/yıl kadar artırılmıştır. Sonuç
olarak TTK'nın üretim maliyetleri 1990'daki ton başına 128 dolar değerinden 104
dolara indirilmiştir. Fakat bu fiyat
hala, ithal fiyatının iki mislidir. TKİ
açısından ise, hükümet, karlı linyit madenlerinin çoğunun işletme hakkını özel
sektöre devretmektedir. TKİ'nin üşgücü
1990'da 27,855'ten 1995'te 12,192'ye inmiştir.
Linyit üretimi ve tüketimi
çevre sorunlarını arttırmıştır.
Belediyeler, kükürt oranı düşük kömür ithal ederek ve doğal gaz
tüketimini teşvik ederek konut sektöründeki linyit tüketimini azaltmaya
çalışmıştır. 1986 yılında çıkartılan
hava kirliliği yasası yeni linyit santralları için Baca Gazı Desülfürizasyon
(Flue Gas Desulphuration-FGD)
tesislerinin konulmasını şart koşmaktadır. Çayırhan ve Kangal santrallarındaki yeni üniteler buna göre inşa
edilmiştir. Diğer santrallar için FGD
tesisi yatırımları hükümet tarafından belirlenmiştir. Çayırhan elektrik santralında 300Mw'lık ünite için bir tesis
devreye girmiş, Orhaneli santralındaki 420 Mw'lık ünite için bir diğer tesisin
inşasına başlanmış, Yatağan ve Gökova santrallarının FGD tesisleri için de
mukaveleler imzalanmıştır. 1996
kasımında, Yeniköy santralı için de bir FGD tesisi ihalesi açılmıştır.
Hükümet ve TTK işgücünü
azaltmak ve rantabil olmayan taşkömürü madenlerini kapatmak için
uğraşmaktadır. Fakat taşkömürü üretimi
hala, son yıllarda artmış bulunan ve azlatılması yönünde somut planlar
bulunmayan ağır sübvansiyonlara tabidir. Bu sübvansiyonlar yakıtlar arası
rekabeti etkilemekte, kamu sektörü açıklarını büyütmekte ve bu kömürü primli
fiyatlardan almak zorunda kalan firmalar rekabet gücünden kaybetmektedir.
Kullanıcıların da sübvansiyona tabi tutulması Hazine açıklarını arttırıp daha
kapsamlı ekonomik sorunlara yol açacaktır.
Dolayısıyla, taşkömürü üretimini arttırma planları gözden geçirilmeli, hükümet tüm subvansiyonları azlatıp zamanla yok etmek üzere tedbir almalıdır. Sübvansiyonlara harcanan kaynaklar, ilgili bölgelerin ekonomik zorluklarını aşmalarına yardımcı olmak için harcanabilir.
Linyit üretimi taşkömürüne
oranla daha ekonomik olabilir, fakat bu ekonomiklik madenden madene
değişmektedir. Linyit fiyatlarının, tıpkı 1995’te olduğu gibi tüm maliyetleri
kapsayacak düzeyde olması ve pazar tarafından belirlenmesi, yakıtlararası
kompozisyon bozukluklarını düzeltecek, elektrik üretim kararlarını
rasyonelleştirecektir.
Nitekim DPT yerli linyit üretiminde planlanan kapsamlı artışları, maliyet açısından en etkin alternatif olmadığı için küçültmektedir. İthal taşkömürüne daha fazla rol verilmesi makuldür. Temin güvenliği, maliyeti ne olursa olsun yerli kaynaklarla sağlanmak zorunda değildir. Uluslararası kömür piyasasının güvenilirliği, düşük kaliteli kömür üretiminin sübvansiyonuna devamın yol açacağı ekonomik ve çevresel maliyetler de göz önünde bulundurulmalıdır. Uzun vadede hükümetin kömür sektöründeki rolü azaltılmalı ve şirketler, yatırım ve ithalat stratejilerini kendileri belirleyebilmelidir.
Hükümet:
1.)
Taşkömürü sanayiini, nihayetinde kamu sübvansiyonlarını ve garantili
pazarları ortadan kaldıracak şekilde yeniden yapılandırmaya devam etmeli,
2.)
TKİ madenlerinin işletme
haklarını devre devam etmeli ve hükümet müdahalelerini kaldırmalı,
3.)
Kömür fiyatlarının hükümet
müdahalesi dışında oluşmasını sağlamalıdır.
PAZAR EĞİLİMLERİ
Türkiye’de elektrik tüketimi
hızla artmakta olup 1995 yılında 5.6 mtpe’ye, yani 1973 yılındakinin 7 misline
ulaşmış, bu arada yılda ortalama %9 artmıştır.
Bu artış hızı IEA ülkeleri arasında en yükseğidir.
Elektrik tüketiminin %55
kadarından sanayi sektörü sorumludur ve IEA ülkelerinde bu yüzde, 1994
ortalaması olarak %42.6’dır. ETKB’nın
tahminlerine göre sanayinin payı 2000 yılında %63’e ulaşacaktır.
1995 yılının pik yük
üretiminde hidronun katkısı %41.2, çoğunlukla linyit olmak üzere kömürün %32.5,
doğal gazın %19.2, petrolün %6.7’dir.
Artan talebi karşılayabilmek için üretim kapasitesinde yeni yatırımlar
yapılmış ve kapasite 1995 yılında 21 TW'a ulaşmıştır. Fakat kullanılabilir (available) kapasite, bazı santralların kötü
durumu nedeniyle sadece 16 TW kadardır. Türkiye'nin yüksek rezerve marjini,
kullanılabilir kapasitenin toplam kapasiteye oranının düşüklüğünün bir
göstergesi olup, %38'e varan bu marjin, OECD ortalaması olan %31'in bir hayli
üzerindedir. Talep hızla büyürken
sınırlı kapasite ilavelerinin yapılmış olması, elektrik arzında yetersizliklere
yol açmıştır.
Türkiye elektrik
üretimindeki artışa paralel olarak yakıt karışımını da
çeşitlendirmektedir. Petrolün toplam
elektrik üretimindeki payı önemli oranda azalmış, linyit ve hidronun payı
artmış, doğal gaz da bu alanda önemli bir yakıt haline gelmiştir.
Hidro dışı kapasitenin
toplam elektrik talebine paralel olarak artmamış olması, elektrik üretiminin
hava koşullarına hassas hale gelmesine yola açmıştır. Normalde hidro çoğunlukla baz yükünü sağlamakta ve belli bazı
hidroelektrik santralları talep takibi yapmakta, pompalı hidroelektrik
santrallar pik yük sırasında elektrik üretmektedir. Geçmişte hidroelektrik su seviyeleri normalin altına düştüğünde,
linyit santralları bu açığı kapatmıştır.
Fakat linyit ve diğer hidro dışı üretim kapasiteleri, hidro üretimin
açığını kapatacak kadar hızlı gelişmemiştir.
Şimdiki planlar, baz ve orta yük talebini karşılamak için gaza dayalı
kombine çevrim santrallarından (CCGT) daha fazla yararlanılmasını
öngörmektedir.
Ana tüketim ve üretim alanları arasındaki uzun mesafeler ilave yatırımlar gerektirmekte ve enerji kayıplarını arttırmaktadır. Ana tüketim merkezleri, tüketimin de en hızlı artmakta olduğu kuzeybatıda iken, ana üretim santralları kuzeyde ve güneydoğudadır. Özellikle linyit olmak üzere en büyük santralların yaklaşık üçte ikisi güneydoğuda bulunmakta, sonuçta iletim, esas itibariyle kuzeydoğuya doğru büyük güç akışları taşımaktadır. 1995 yılı sonu itibariyle 11,100 km'lik 380 kV, 85 km'lik 220 kV ve 25,000 km'lik 154 kV iletim hattı vardır. İletim ve dağıtımdaki elektrik kayıpları 1990'da toplam tüketimin %12'si iken, 1995'te bu oran %16'ya ulaşmıştır. Türkiye IEA üyeleri arasında en yüksek iletim ve dağıtım kayıp oranına sahiptir. İletim kayıplarının %2.5, dağıtım kayıplarının ise %13.5 olduğu tahmin edilmektedir.
Ticaret
Türkiye 1975-90 arasında bir
net elektrik ithalatçısı iken, 1990'dan
bu yana, başta Azerbaycan'a olmak üzere net ihracatçı haline gelmiştir. Fakat elektrik ticareti iç talebe oranla
küçüktür. Komşu ülkelerle az sayıda
bağlantı vardır ve bu bağlantılar da, komşu sistemlerle senkronize iletime imkan
verecek nitelikte değildir. Dolayısıyla alışveriş imkanları sınırlıdır. 1995 yılında ihracat; 495 GWs Azerbaycan’a,
178 GWs Gürcistan’a, 23 GWs Irak’a olmak üzere 700 GWs, yani toplam tüketimin
%1’i düzeyinde gerçekleşmiştir.
1989 yılında Mısır, Ürdün ve
Irak’la, 2000’li yılarda tamamlanmak üzere bölgesel bir şebeke inşası için anlaşmaya
varılmıştır. 1998 itibariyle Türkiye ile Suriye arasındaki bağlantı Türk
tarafında tamamlanmıştır. Toplam proje
maliyetinin 1994 fiyatlarıyla 590 milyon doları bulması beklenmektedir. Ayrıca Yunanistan ile 400kV’luk bir hat
üzerinde çalışmalar vardır.
Elektrik üretimi, iletimi ve
dağıtımı esas olarak büyük kamu kuruluşlarının hakimiyeti altındadır. 1994 yılında Türkiye Üretim, İletim ve
Dağıtım Şirketi (TEK); Türkiye Elektrik Üretim ve İletim Şirketi (TEAŞ) ve Türkiye
Elektrik Dağıtım Şirketi (TEDAŞ) olarak ikiye ayrılmıştır. Her ikisi de ETKB’ya bağlıdır.
1995 yılında TEAŞ, 20,200 kişilik işgücüyle, üretim kapasitesinin yaklaşık %74’ünü, 380 kV’luk nakil hatlarının tümünü ve 154 kV’luk hatların %92’sini elinde bulundurmaktadır. 27,100 kişilik işgücüyle TEDAŞ, ana dağıtım hatlarının sahibi olup, elektrik sağlamakla yükümlüdür. Her iki şirketin de işletme hakları özel sektöre devredilmektedir.
Yük dağıtım sistemini TEAŞ
işletmektedir. Dünya Bankası giderek
artan sayıda santralı kapsayacak şekilde genişletilecek olan bir bilgisayarlı
yük dağıtım sisteminin finansmanına katılmaktadır.
1995 yılında kamu ve özel sanayi
kuruluşlarının elektrik otoüretimi, toplam üretimin %6.5’ine ulaşmıştır. Ayrıca özel elektrik şirketlerinin ürettiği
toplam miktar %3 düzeyinde olup:
1.)
Bazı ufak özel üretim şirketlerine üretim, iletim ve dağıtım yetkisi
verilmiştir. Bunlardan, Adana
bölgesinde aktif olan ve toplam 580 MW kapasiteye sahip bulunan Çukurova
Elektrik, toplam gücü 480 MW olan dört hidroelektrik, 100 MW’lık bir fuel oil
santralına sahiptir. 127 MW toplam gücündeki dört hidroelektrik santralını
işleten Kepes Batı Akdeniz bölgesinde aktiftir.
2.)
1996 yılı sonu itibariyle, toplam 328 MW gücündeki altı santral da
keza, YİD (BOT) programları altında özel şirketler tarafından işletilmektedir.
Birkaç coğrafi bölgede, küçük bazı elektrik
dağıtıcılarına, tüketimin yaklaşık %6'sına karşılık gelen düzeyde dağıtım
hakları verilmiştir. Özel üreticiler
ayrıca, kendi müşterilerine hizmet vermek üzere kendi iletim hatlarını
döşeyebilmektedir.
Doğrudan ETKB’na bağlı bulunan DSİ,
hidroelektrik santrallarının planlanması, tasarımı ve inşası yanında selden
korunması, sulama ve arazi drenaj işlerinden sorumludur. Santrallar devreye girdikten sonra işletme
sorumluluğu TEAŞ’a devredilmektedir.
Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) küçük hidroelektrik santrallarla
ilgili araştırma ve tasarım işlerini üstlenerek DSİ’ye yardımcı olmaktadır.
TEAŞ ve TEDAŞ’ın yatırım planları her yıl
önce onay için ETKB’na, sonra da DPT’ye sunulur. DPT bu planları daha sonra iki şirketle birlikte gözden geçirir.
DPT elektrik sektörünün yatırım ihtiyaçlarını
değerlendirir ve yatırım kararlarında son söz hakkına sahiptir. DPT kararlarında, temin güvenliği konusunu
da dikkate alır ve elektrik üretiminde özellikle yerli linyit kullanımını
teşvik etmiştir. Fakat son zamanlarda,
daha düşük maliyetli alternatiflerin varlığı karşısında, linyit üretiminde
tasarlanan anlamlı artışları küçültmüştür.
ETKB otoüreticilere izin vermekte olup
kapasite yetersizliği nedeniyle yeni otoüreticileri teşvik etmektedir ve 1996
sonu itibariyle toplam kapasitesi 1900 MW’a ulaşan 60 proje değerlendirme
aşamasındadır.
Elektrik tarifeleri resmen hükümet tarfından
belirlenmemekle beraber, TEAŞ ve TEDAŞ’ın uyguladığı fiyatlar hükümet
politikalarının etkisi altındadır. Özel
üreticiler, müşterilerine pazarlığa tabi fiyatlardan satış için ETKB’na
başvurabilmekte, bunun dışında fiyatlarını TEDAŞ tarifelerine uygun olarak
belirlemektedirler.
Otoüreticiler fazlalık üretimlerini, dağıtım
şirketlerinin ortalama elektrik satış fiyatlarının, fonlara kesilen %12.5’luk
katkıdan sonra kalanının %70’ini geçemeyen fiyatlarla TEAŞ veya TEDAŞ’a
satmaktadır. Otoüreticiler iletim ve
dağıtım haklarını kullanabilmekte ve iletim fiyatları ETKB tarafından, mesafeye
bağlı kademeli bir formül çerçevesinde belirlenmektedir. Bu formül; 100 km’ye kadar iletilen
elektriğin %3’ü, ilave her 100 km için ayrıca %1.5’uğu ve 600 km’nin üzerindeki
herhagi bir yerli hat için %10.5’u şeklindedir. Dağıtım fiyatı mesafeden bağımsız olup, iletilen elektriğin
%6.5’u düzeyindedir.
AK Enerji, 290 MW gücünde bir gaz santralı
işleten bir otoüretici olup, üretimini kuruluşlara satmakta, müşterilerine
ayrıca, su, basınçlı hava ve buhar temini gibi hizmetler sunmaktadır.
GELECEKTEKİ YATIRIMLAR
ETKB elektrik tüketiminin geçmişteki hızıyla
devam ederek 2000 yılında 130.4 TWs’e, 2010’da 271.3 TWs’e ulaşacağını
öngörmektedir. TEAŞ yeterli elektriğin
sağlanabilmesi için kapasitenin, 1995 yılındaki 21 TW düzeyinden, 2000 yılında
30 TW ve 2010 yılında 60.8 TW düzeyine çıkarılması gerektiği
öngörüsündedir. Artışın en büyük kısmı
hidroda, kalan kısmı linyit ve gazda olacaktır. 2000’li yılların başlarında devreye girmesi planlanan bir de
nükleer santral vardır. Yeni
kapasiteler esas olarak tüketim alanları yakınına inşa edilecektir. Türkiye aynı zamanda, hidro üretimini ve
sulama alanlarını arttırmaya yönelik olan GAP projesiyle meşguldür. Üretim kapasitesi için 2010 yılına kadar
yapılacak toplam harcamaların; 46 milyar doları yeni kapasite ilavesi, 14
milyar doları da işletme ve onarım için olmak üzere, 60 milyar doları bulacağı
tahmin edilmektedir.
GAP projesi Fırat ve Dicle'nin alt
kısımlarındaki, Türkiye'nin toplam alanının yaklaşık onda birini ve hidro
potansiyelinin %22'sini kapsayan 74,000 km karelik bir alanı
kapsamaktadır. Bu alanın nüfusu 5.3
milyondur.
Proje 1.7 milyon hektarlık alanı sulamayı ve
yılda 27.3 TWs elektrik üretmeyi hedeflemektedir. 1996 yılında yedi baraj işletmeye girmiş olup, 15 diğerinin
inşası planlanmaktadır. Bitmiş olan
projeler arasında, Fırat'ın ana kolu üzerinde inşa edilmiş bulunan ve dünyanın
altıncı en büyük kaya tipi barajı olan 2,400 MW'lık Atatürk barajı vardır. Bu baraj bölgeyi sulayacak, konut ve sanayi
için su sağlayacaktır.
Halıhazırda, 2000 yılından önce tamamlanacak
olan santralların toplam kapasitesi, BOT programları altında inşa edilmekte
olan ve toplam kapasitesi 1.4 TW'ı bulan 10 hidroelektrik santralı da dahil
olmak üzere, 5 TW'ın, yani 2000 yılında beklenen talebin hayli altındadır. Fakat özel şirketlere yeni santrallar için
teklifler sunulmaktadır.
Ayrıca, çevre kontrol sistemleri üzerinde
yeni yatırımlar planlanmakta olup, özellikle Yatağan, Yeniköy, Gökova ve
Orhaneli santralları yeni FGD sistemleriyle donatılmaktadır. TEAŞ'ın 1996 yılı tahminine göre mevcut
santrallardaki çevre projeleri için 2000 yılına kadar 1.2 milyar dolar
harcanması gerekmektedir.
FİYATLAR VE ELEKTRİK ARZININ
FİNANSMANI
Fiyatlar
Elektriğin satış fiyatı TEAŞ ve TEDAŞ'ın
gerekli yatırımları yapabilmesine el vermemektedir. Bu durum, elektrik tüketiminin %7'den fazlasının tüketicilerce
ödenmemesi nedeniyle daha da kötü bir hal almaktadır. Hükümet, kamu elektrik kurumlarının performansını iyileştirmek
amacıyla, Dünya Bankası tarafından desteklenen bir yeniden yapılanma programı
oluşturmuştur.
1994 yılı itibariyle TEDAŞ tarafından
uygulanan elektrik tarifeleri, çoğunlukla Doğu Anadolu'da bulunan Öncelikli
Gelişme Alanları'ndaki ekonomik etkinliklerin gelişmesi amacıyla, ülkenin kalan
kısmına göre %14 daha ucuz belirlenmiştir.
Bu, ülkede tüketilen elektriğin %10.4'üne karşılık gelmektedir.
Endüstri için vergi öncesi elektrik
fiyatları, konutlar için uygulanan vergi öncesi fiyatlardan az daha
yüksektir. Orta vadede, konut
sektöründeki fiyatlar sanayiye oranla daha hızlı ve enflasyonun üzerinde
artmıştır. 1995 yılında sanayi ve konut
kesimi için elektrik fiyat artışları enflasyonun bir hayli altında iken,
1996'da enflasyondan hızlı artmıştır.
Konut kesimi için elektrik fiyatları Avrupalı
OECD ülkeleri ortalamasının altındadır.
Sanayi için olan fiyatlar bu ortalamanın üzerinde iken, 1995 yılında
altına düşmüştür.
Kamu Finansmanı
Hazine TEAŞ ve TEDAŞ'a sermaye girdisi
sağlamıştır. Baraj inşaatları DSİ
tarafından finanse edilmekte, TEAŞ ve TEDAŞ'ın yatırımları devlet tarafından
garantilenmektedir. 1990'ların başından
itibaren TEAŞ yatırımları bir hayli azalmış, TEDAŞ'ın yatırımları 1992'deki 341
milyon dolar düzeyinden 1995'te 280 milyon dolara düşmüştür.
ÖZELLEŞTİRME POLİTİKASI
Türkiye, aynı zamanda yabancı sermayeyi
çekmeyi amaçlayan bir özelleştirme programı uygulamıştır. Bunun esas nedeni, TEAŞ ve TEDAŞ'ın elektrik
arzını genişletecek fonlamayı yapmak için gerekli finans gücüne sahip olmaması
ve kamu fonlarının azalıyor olmasıdır.
DPT'nin tahminlerine göre özel sektörün gelecekteki yatırımlardaki payı
toplamın %42'sini bulacaktır.
BOT/BOO Programları
1984-96 yılları arasında 3096 sayılı yasa
kapsamındaki BOT programı altında işletilen toplam 34 MW gücünde yalnızca dört
hidroelektrik santral vardır. 1996
yılında sadece, 40 MW gücünde iki hidroelektrik santralı ve 254 MW gücünde bir
kombine çevrim santralı (CCGT) tamamlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin bu tür projeleri imtiyaz olarak değerlendiren
kararı nedeniyle uluslararası tahkime başvurulamayışı, bu yavaş gelişmenin ana
nedenlerinden biridir.
Aralık 1984 tarihli 3096 Sayılı Yasa TEK'in
elektrik arzı alanındaki ayrıcalıklı hakkını kaldırıp, özel işleticilere
elektrik üretim, iletim, dağıtım ve ticaret yetkisi vermiştir. Elektriğin TEK'e satılması gerekmekte
idi. Yasaya göre, yapılan mukavelelerin
süresi 99 yıla kadar uzanabilmekte iken, mukaveleler genellikle 15-20 yıl için
yapılmakta ve santralın bu süre sonunda kamuya iade edilmesi
gerekmektedir. Bu yasa aynı zamanda
kojenerasyonun temellerini de oluşturmuştur.
1990'ların başlarından bu yana BOT
projelerinin kullanımını arttırma yönünde artan bir istek vardır. Parlamento BOT projelerine yatırımları
teşvik etmek amacıyla 1994 yılında, belli bazı vergilerden muafiyet ve güç alış
anlaşmalarının icrası için Hazine garantisi gibi bazı önlemler almıştır. Şirketler Hazine'den izin aldıkları
takdirde, ithal ekipmanla ilgili olarak gümrük vergisi muafiyetinden ve KDV
ertelemesinden yararlanabilmektedir.
1996 yılı sonu itibariyle BOT programı
altında, toplam gücü 2,100 MW'ı bulan 11 santralın inşası planlanmaktadır. Ayrıca, 7,200 MW gücündeki 56 santralın
inşası için teklif süreci başlatılmıştır.
BOT modeli altında inşa edilmekte olan üç ana santral şunlardır:
1.) Fırat üzerinde ve Suriye sınırına yakın
bir yerde olan Birecik barajı 672 MW kapasitede olup, 2002 yılında tamamlanması
beklenmektedir.
2.) Marmara Ereğlisi'nde 478 MW'lık bir doğal
gaz kombine çevrim santralı (CCGT) inşa edilmekte olup, 1999 yılında
tamamlanması beklenmektedir.
3.) Marmara Ereğlisi'nde 478 MW gücünde doğal
gaza dayalı ikinci bir kombine çevrim santralı inşa edilmekte olup, 1999
yılında tamamlanması beklenmektedir.
Bir BOT programı için tipik
çerçeve
Ya açık arttırma ile ihale açılarak BOT
programını yönetecek olan şirketler ETKB tarafından seçilir veya bir şirket
yönetime bir BOT programı önerdikten sonra karşılıklı görüşmelere girilir. Yerel ve/veya yabancı şirketler bir Türk
şirketi kurar.
Özel şirketle ETKB arasında bir icra planı
(Memorandum of Understanding) imzalanır.
Şirket diğer şirketlerle, yakıt alım
fiyatları için pazarlığa girişir. Bu
genellikle, BOTAŞ'la, ithalat fiyatına bağlı bir doğal gaz alım pazarlığı
anlamına gelir.
Şirket TEAŞ ile bir güç alım anlaşması yapar
ve TEAŞ, mukavele süresince satış ve fiyat garantisi verir. Fiyatın ETKB tarafından onaylanması
gereklidir.
Şirket hükümetle, TEAŞ ödemeleri için Hazine
garantisi pazarlığına girer.
Elektrik fiyatları Amerikan dolarına göre belirlenir,
fakat TL olarak yapılır. Fiyatlar,
tırmanış uyarlamalarıyla koruma altındadır.
Yakıt fiyatlarındaki veya vergi yasalarındaki
değişikliklerden kaynaklanan üretim maliyeti değişiklikleri fiyatlara
yansıtılır.
Elektrik tüketicilerine uygulanan bir vergi
kanalıyla bir Elektrik Fonu finanse edilir.
Fonun ana amacı, elektrik fiyatlarını istikrara kavuşturmak amacıyla;
1.) TEAŞ ödemelerine ilave finansal garanti
sağlamak,
2.) TEAŞ tarafından ödenen elektrik
fiyatlarındaki ani değişiklileri önleyerek fiyatı yıl bazında bir ortalamaya
oturtmaktır.
Fakat Anayasa Mahkemesi 1996 yılında, izleyen
tüm BOT programlarının imtiyaz telakki edileceğini kararlaştırmıştır. BOT projeleri imzalanmadan önce Danıştay
(Devlet Konseyi) tarafından incelemeye tabidir ve bu programlarla ilgili olarak
doğabilecek anlaşmazlıklar, çözüm için Danıştay'a götürülmek zorundadır. Ayrıca, Danıştay'ın anlaşmazlıkları etkin
bir şekilde çözebilme hakkı, uluslararası tahkimi devre dışı bırakmaktadır. Bu mütalalar yabancı yatırımcıları caydırmaktadır.
Üretim kapasitesini arttırma sürecini
hızlandırmak ve daha esnek bir yapı oluşturabilmek amacıyla hükümet BOO
modeline yönelmiş ve 1996 Haziranı'nda bir Kanun Hükmünde Kararname
çıkarmıştır. ETKB toplam 10,700 MW gücündeki
13 termik santral için bir ihale süreci başlatmıştır. Fakat 1996 yılında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname, 1997
Martı'nda Danıştay tarafından yasa dışı bulunarak iptal edilmiştir. Bunu üzerine 1997 Temmuzu'nda Parlamento
tarafından BOO programları hakkında bir yasa çıkarılmıştır. Hükümet BOO modelini imtiyaz mukaveleleri
kapsamı dışında bırakmak istemektedir.
BOO modelinin yasa
tarafından öngörülen ana maddeleri
ETKB, fiyatlar da dahil olmak üzere referans
terimlerini tanımlayan bir teklif süreci başlatır ve şirketi seçer.
ETKB ile, özel bir şirket veya bir Türk
şirketi içeren ortaklık arasında bir icra planı (MOU) imzalanır.
Hidroelektrik, jeotermal veya nükleer
santrallar hükmün kapsamı dışındadır.
Santral kamuya devredilmeyecek, fakat şirket
tarafından sahiplenilecektir.
BOO modeliyle üretilen elektrik TEAŞ'a,
dağıtım şirketlerine veya TEAŞ ve dağıtım hatları kanalıyla doğrudan
tüketiciye, pazarlığa tabi fiyatlardan satılabilir. İletim ücretlerini ETBK belirler.
Elektrik fiyatları Amerikan doları olarak
belirlenir ve ödemeler TL olarak yapılır.
Elektrik TEAŞ'a satıldığı takdirde, Hazine
TEAŞ ödemelerini garanti altına alır.
TEAŞ ve TEDAŞ'ın Satış ve
İşletme Hakları
Hükümet özelleştirme programının bir parçası
olarak TEAŞ'ın işletme haklarını devretmektedir. Geçmişte TEAŞ'ın santrallarını satmak amacıyla çeşitli
özelleştirme yasaları çıkartılmış olmasına rağmen, bunlar, işletme haklarının
özel sektöre devrini öngören bir sistemle değiştirilmiştir. Mülkiyet devri artık gerçekleşmemektedir. Bu değişiklik, bir önceki yöntemin anayasal
bazı sorunlar doğurması ve hızlı uygulanamaması nedeniyle yapılmıştır.
Mevcut termik santrallardan 12'si 20 yıl
süreyle özel sektöre devredilmiştir.
Santral tarafından üretilen elektrik TEAŞ'a, 20 yıl süreyle belirlenmiş
olan fiyatlardan satılmaktadır. 1996
sonunda, toplam gücü 2,770 MW olan dört termik santral Özelleştirme İdaresi'nin
değerlendirmesi altında iken, toplam gücü 3,950 MW olan sekiz diğer santralın
değerlendirmeye alınması planlanmaktadır.
1994 yılında TEDAŞ içerisinde, özelleştirme
amacıyla yedi dağıtım grubu oluşturulmuştur.
1996 yılında yeni bir sistem tasarlanmış ve TEDAŞ, işletme haklarının 30
yıllığına devri için 29 bölgesel şirkete ayrılmıştır. Teklif süreci en düşük işletme maliyetine
dayandırılmaktadır. 1996 yılı sonu
itibariyle, dört şirketin işletme hakları özel sektöre devredilmiştir. Süreç tamamlandığında TEDAŞ kontrol mercii
halini alacaktır.
Hükümet uzun vadede bir elektrik piyasası
oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca,
sektörün denetimi ve işlerliğinin kontrolüyle, iletim ve dağıtım tarifelerinin
belirlenmesinden sorumlu bağımsız bir düzenleyici kurul (regülatör) oluşturmayı
tasarlamaktadır.
NÜKLEER POLİTİKA
İstanbul'da 1962 yılından beri bir araştırma
reaktörü çalışmaktadır. Türkiye'nin
nükleer programı 1975 ortalarında başlamış, 1977 ylında TEK'e, Akkuyu'da bir
nükleer santral kurması için lisans verilmiştir. Uluslararası bir ihale açılarak santralın inşası, türbin ve yakıt
temini için iki şirket seçilmiştir.
Fakat bu şirketlerle yürütülen pazarlıklar 1980 yılında başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. 1980'lerin başlarında,
Akkuyu'dakine ilaveten Sinop'taki iki santral projesini de kapsayan süreç,
ihaleye katılan şirketlerle anlaşma temin edilemediğinden terkedilmiştir.
1995 Şubat'ında TEAŞ tarafından, Kore Atom
Enerjisi Enstitüsü ile Goncer Ayulp Mühendislik Danışmanlık adlı Türk
şirketinden oluşan konsorsiyuma bir danışmanlık ihalesi verilmiştir. Aralık 1996'da bir nükleer santral inşası
için uluslararası bir ihale açılır.
Tasarım ya 1000 MW'lık bir veya 600'er MW'lık iki üniteden
oluşacaktır. İnşaatın 1998'de başlayıp,
santralın 2005-2006'da devreye girmesi, üretim maliyetinin 4-5 cent/kWs olması
beklenirken, bu ihale de Hazine'nin garanti vermemesi nedeniyle sonuçsuz
kalmıştır.
TAEK nükleer araştırma ve geliştirmeden,
nükleer alandaki tüm etkinliklerle ilgili denetim ve kontrol konularından
sorumludur. Her yıl Parlamento
tarafından belirlenen bütçesi 1997 için 1.6 trilyon TL'dir. Nükleer program açısından TAEK, Türkiye'nin
nükleer politikasından, nükleer santralların güvenlik koşullarının
değerlendirme ve denetiminden, ilgili lisansların verilmesinden
sorumludur. Bu kuruluş, teklif
sürecinde hazırlanan belgeleri güvenlik ve lissanslanabilirlik açısından
değerlendirebilecek, santralın inşa ve işletme sürecinde uygun prosedürlerin
kullanımını garantileyecektir.
ELEŞTİRİ
Türkiye'de elektrik tüketimi büyük bir hızla
artmaktadır. Geçen yirmi yıl içerisinde
kamu kuruluşları, talebi karşılamak için yeterli kapasiteyi inşa konusunda
başarılı olmuş, fakat yatırımlarda son yıllarda görülen azalmalar elektrik
yetersizliğine yol açmıştır.
Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu esas
sorun fiyatlandırmadır. Başta
sübvansiyona tabi konut sektörü ve gelişmemiş bazı alanlardaki düşük fiyatlar
olmak üzere, fiyatlandırma politikası
çeşitli sorunlara yol açmıştır:
1.)
Mevcut fiyat düzeyleri kamu kuruluşlarınca üstlenen yatırım ve bakım
onarım maliyetlerinin telafisine imkan vermemektedir,
2.)
Fiyatlandırma politikası üretimde kapasite yetersizliğine ve bazı
santralların genel bakım açısından ihmaliyle sonuçlanmıştır,
3.)
Fiyatlar arz ve talep dengesini yansıtmamakta ve dolayısıyla yatırımlar
açısından sinyal olarak kullanılamamaktadır,
4.)
Fiyatlandırma politikası otoüretimdeki artışı yavaşlatmaktadır, çünkü
otoüreticilerin satış fiyatı TEAŞ'ın nihai tüketicilere uyguladığı düşük
fiyatlara dayalıdır,
5.)
Düşük fiyatlar enerjinin verimsiz kullanımına ve elektrik talebinde
büyük artışlara yol açmaktadır,
6.)
Düşük fiyatlar FGD sistemlerinin fonlandırılmasını güçleştirerek, hava
kirliliğini azaltma imkanlarını kısıtlamaktadır.
Bu nedenlerle, bazı alanlara tercihli
uygulama dahil, mevcut fiyat sisteminin değiştirilmesi ve fiyatların, kamu
sübvansiyonlarını ortadan kaldıracak biçimde tüm maliyet unsurlarını yansıtması
sağlanmalıdır. Eğer sosyal ayrıcalık gerekiyorsa,
bunlar yardıma ihtiyacı olan insanlara doğrudan iletilmeli ve piyasa
bozulmalarından kaçınmak için, enerji fiyatlandırması kanalıyle
gerçekleşirilmek yerine bütçeden karşılanmalıdır.
Elektrik fiyatlandırmasındaki değişiklik,
işletmede iyileştirmelere paralel olarak gerçekleştirilmelidir. Dağıtımdaki elektrik kayıpları, diğer IEA
üyesi ülkelere oranla büyüktür. Üretim,
iletim ve dağıtımdaki gerekli iyileştirmeler, muhtemel fıyat artışlarını bir
ölçüde sınırlayabilir.
İşletme haklarının devri ve BOT/BOO modelleri
kanalıyla özel sermayeye yönelme kararının, elektrik sektörünün işleyişini şu
şekillerde iyileştirmesi beklenmektedir:
1.)
BOO santralları elektriğini doğrudan tüketicilere satabildiklerine
göre, bazı tüketiciler temincilerini seçebilecektir. Bu, Türk elektrik sektörünün, tüketicilerin gelecekteki maliyet
azalmalarından yarar sağlayabileceği daha rekabetçi ve dolayısıyla daha verimli
bir piyasaya doğru arzu edilen evrimine yönelik bir gelişmedir.
2.)
BOT/BOO modelleri elektrik endüstrisinin yönetimini de
iyileştirebilir. Özel şirketler, daha
iyi yönetim ve daha düşük personel sayısı sayesinde, bazı bölgelerde TEAŞ'tan
çok daha düşük fiyatlarla elektrik satabileceklerini söylemektedir. Bazı şirketler TEDAŞ'ın dağıtım şebekelerini
işletebileceklerini ve maliyetleri azaltarak Hazine fonlamasına ihtiyacı
ortadan kaldırabileceklerini ifade etmektedir.
3.)
TEAŞ'ın konvansiyonel bir güç santralını inşası yaklaşık 10 yıl
aldığına göre, özel şirket girişimi inşaat hızlarını artırıp inşa maliyetlerini
azaltabilecektir. Yeni tesislerin
inşaatının hızlandırılması şarttır, çünkü yeni yatırımlar acilen
gereklidir. Şimdilik, kapasite
yetersizliği sektörün verimli çalışması açısından olumsuz etkiler yaratmakta,
santralların bakıma alınmaları geciktirilmekte, eski ve verimsiz santrallar
yenilenememektedir. Bazı bölgelerde güç
yetersizlikleri ciddi boyutlara varmıştır.
Hükümet hukuki ve anayasal sorunların aşılma
çabalarında, kuralları uyumlu hale koyarak ve özelleştirmeyi hızlandırarak
esneklik göstermiştir. Özelleştirme
programının yerini işletme hakkı devri almıştır. Ayrıca 1994 yılından bu yana, BOT programlarını daha çekici
kılmak ve yabancı yatırımcılara cazip hale getirmek için çeşitli yasalar
geçirilmiştir. Fakat BOO programları
hakkındaki kararnamenin yasa dışı bulunması, özelleştirme programını ve yeni
yatırımları geciktirmiş, 1997 Temmuzu'nda Parlamento yeni bir yasa
geçirmiştir.
Hak devirleri ve BOT/BOO programları ile
ilgili yasal koşullların açıklığa ve istikrara kavuşturulması gereği
vardır. Açıklık ve istikrar, özel
şirketlerin yatırımlarını değerlendirmelerine imkan verecek, elektrik sektörünü
yatırımlar açısından daha güvenli ve cazip hale getirecektir. Böyle bir çerçeve, şeffaf ve yarışmacı ihale
koşullarını sağlayıp, özel sektörün güvenini arttıracak ve en verimli
projelerin seçimini mümkün kılacaktır.
Dengeli bir yasal çerçeve ayrıca, yönetim
süreçlerini basitleştirmenin yanında, özel şirketlerle veya kamu şirketlerinin
yönetimleri arasında doğrudan pazarlıkla yapılan mukavele anlaşmalarını ortadan
kaldıracaktır. Hızlı yönetim
süreçlerinden otoüreticilerin de yarar sağlaması sözkonusudur.
Elektrik sektörünün yeni tasarımı esas
olarak, özel şirketlerle TEAŞ arasındaki uzun süreli mukavelelere dayalı
görünmektedir. Bu mukaveleler,
yatırımcıların üstlendiği riskleri azaltmaya ve yatırımları teşvik etmeye
yönelik anlaşmalardır. Fiyat belirleme
mekanizması bir spot piyasasından farklı olmakla beraber, temin edicilerin
sayısını artırmak ve teklif süreçlerini devreye sokmak, rekabetçi bir piyasayı
teşviğin iki yöntemidir. Daha fazla
rekabete doğru bir adım olarak, dağıtıcıların ve giderek artan sayıda
tüketicinin kendi temin edicilerini seçerek, fiyat pazarlığını doğrudan
yapabilmelerine imkan tanınmasıdır.
TEAŞ bağımsız güç üreticilerinden (IPP) anlaşmalı
fiyat üzerinden 20 yıl süreyle elektrik alınca, satın alma fiyatı sabit
terimlerle, TEAŞ'ın ortalama üretim maliyetine eşit veya o düzeyde
olmaktadır. Fakat bu, mukavele süresi
boyunca bir ortalamadır. İlk birkaç yıl
için alım fiyatı, özel şirketin yatırımlarını daha çabuk amorti edebilmesi için
yüksektir. Bu yüksek fiyat süresi
dolduktan sonra, TEAŞ anlaşmaların tam maliyetini tüketicilere
yansıtabilmelidir.
Elektrik şirketlerinin muhasebeleri üretim,
iletim, dağıtım ve diğer etkinlikler kalemlerine ayrılmalı, maliyetlerle
fiyatların şeffaflaşması sağlanmalıdır.
Ayrıca, TEAŞ'ın özel sektöre devredilmeyecek olan kısımları
özerkleştirilerek, kurum diğer şirketlerle eşit şartlara kavuşturulmalıdır.
Elektrik sektörünün daha fazla rekabete doğru
evriminin denetim ve teşviki için piyasa şeffaflığına ihtiyaç olduğuna göre,
bağımsız bir düzenleyici kurum oluşturulmalıdır. Tarifelerin adil ve şeffaf olmasını sağlamak, satın alma
mukaveleleri de dahil olmak üzere doğabilecek anlaşmazlıkları çözebilmek için,
üçüncü partilerin iletim ve dağıtım ağlarından yararlanabilmelerine dair açık
kurallar konmalıdır. Bu durum, sistemin
şeffaflığını takviye edecek, piyasadaki gerçek ve potansiyel oyuncuların
güvenini artıracaktır.
Hükümet üretim planlamasından kademeli olarak
uzaklaşıp bu işlevi TEAŞ'a ve emsal diğer kamu kuruluşlarına
devretmelidir. Temin güvenliği ve
maliyet minimizasyonu hedeflerine, merkeziden ziyade ticari çerçevede alınan
kararlar en iyi şekilde hizmet edecektir.
Yük dağıtım sisteminin iyileştirilmesi ve
daha esnek bir tarife sistemi gibi incelenmekte olan diğer önlemler de keza,
daha verimli bir temin sistemi sağlayacaklarından dolayı, teşviğe
şayandır. Başta Avrupa olmak üzere daha
fazla sayıda enterkonnekte bağlantı, arz ve talep dengesinin daha iyi
yönetimini sağlayacaktır. Uzun vadede
sistemin, bir spot piyasasına doğru evrimi olasılığı, potansiyel yararları
açısından irdelenmelidir.
Nükleer enerjinin gelişimi, yakıt
çeşitliliğinin ve temin güvenliğinin artmasına, CO2 emisyonlarının
azalmasına yardımcı olacaktır. Verimli
ve şeffaf bir kontrol sağlayabilmek için, organizasyonun kontrol yapısı, ilgili
taraflardan bağımsız olmalıdır.
Güvenlik, mühendislerle teknisyenler için profesyonel eğitim ve acil
durum planları, nükleer güç üretiminde uzun deneyimleri bulunan diğer ülkelerin
sunduğu örneklerden de yararlanılarak dikkatle irdelenmelidir. Hükümet şeffaf bir karar süreci izleyerek,
kamuoyundan onay sağlamaya çalışmalıdır.
ELEKTRİK ÖNERİLERİ
Hükümet;
1.)
Fiyatların tüm temin maliyetlerini kapsamasını sağlamak, bölgesel ve
tüketiciler arası çapraz sübvansiyonları ortadan kaldırabilmek için elektrik
fiyatlandırma sisteminde acilen reforma yönelmelidir,
2.)
BOT/BOO projeleri ile TEAŞ ve TEDAŞ tesislerinin devri için, ticari
açıdan gerçekçi, istikrarlı ve tutarlı bir yasal çerçeve oluşturmalıdır,
3.)
Maliyetlerle fiyatlarda şeffaflığı garantileyebilmek amacıyla, elektrik
şirketlerinin muhasebelerini ayrıntılandırmalıdır,
4.)
Kamu şirketlerini, özelleştiremezse özerkleştirmelidir,
5.)
Hem kamu ve hem de özel şirketler açısından denetim ve fiyatlandırma
konularını yönetecek bağımsız bir denetleyici oluşturmalıdır,
6.)
Başta otoüretim ve ağa erişim alanında olmak üzere, elektrik üretim ve
dağıtımında rekabet koşullarını kuvvetlendirmelidir,
7.)
Üretim planlamasından kademeli olarak çekilmeli, bu işlevi TEAŞ ve
ilgili kamu kuruluşlarına devretmelidir,
8.)
Nükleer güç programıyla ilgili tesislerin güvenliğini garantilemek için
gerekli olan bağımsız yönetim yapılarını güçlendirmeli, kamuoyunun onayını
kazanmak için çabalarını sürdürmelidir.
YENİLENEBİLİR ENERJİ
KAYNAKLARI
YENİLENEBİLİR ENERJİ ARZ VE TALEBİ
Yenilenebilir enerji üretim ve kullanımı 1995
yılında 10.3 mtpe’yi, yani TBEA'nın %16.5'ini bulmuştur. Yenilenebilir enerji, kömürden sonra ikinci
en büyük yerli kaynağı oluşturmaktadır.
Geçmiş 20 yıl içinde azalma eğilimi göstermiş olmakla beraber, 1995
yılında TBEA'ndaki payı IEA ortalamasının neredeyse üç katıdır. Yenilenebilir enerji arzının üçte ikisinden
fazlası, çoğunlukla odun ve tezek gibi ticari olmayan yakıtlardan oluşmaktadır. Bu kaynaklar genellikle, konut sektöründe
ısı için kullanılmaktadır. Fakat
biyokütleden elektrik üretimi yakın zamanlarda geliştirilmiştir. Yenilenebilir enerji arzının kalan üçte
biri, ağırlıklı olarak, 1995 yılındaki elektrik üretiminin %41'ini sağlamış
olan hidro gücüdür. ETKB yenilenebilir
kaynaklardan enerji üretiminin artacağını öngörmektedir. Fakat toplam arz içerisindeki payı
düşecektir.
Biyokütle ve hayvan ürünleri tüketimi 1995
yılında 7 mtpe'dir. 1995'te 5 mtpe
olarak kaydedilen odun kullanımı, ormanların azalması sorununa yol
açmaktadır. Konut yapımında da
kullanılıyor olması nedeniyle aslında daha büyük olan odun tüketiminin, 2000
yılında 8.1 mtpe’ye ulaştıktan sonra biraz azalması beklenmektedir.
Hidro üretim 1995 yılında 3.1 mtpe'dir. Bu üretim geçen yirmi yıl içinde 13 misli
artmıştır. EİEİ'ye göre Türkiye, üçte
ikisinden fazlası henüz devreye sokulmamış olan 125 TWs'lik bir ekonomik hidro
potansiyeline sahiptir. Hidro üretimin
artış eğilimini sürdürerek, 200 yılında 3.6 mtpe’ye ve 2010 yılında 6.7 mtpe’ye
ulaşması beklenmektedir. Bu kurgunun
ağırlıklı kısmını büyük hidrosistemler oluşturmaktadır ve 1996 yılında, 10
MW'tan küçük santralları toplam kapasitenin %2'sinden azını oluşturmuştur.
Jeotermal enerjinin TBEA'na katkısı 1995
yılında, 86 GWs'lik elektrik üretimi de dahil olmak üzere 138 ktpe'dir. Resmi tahminler ısınma amaçlı jeotermal
enerji kullanımının anlamlı artışlar göstererek, 2000 yılında 1.5 mtpe’ye ve
2010 yılında 5.7 mtpe’ye ulaşacağını öngörmektedir. 1984 yılında 15 MW'lık bir jeotermal santral devreye
girmiştir. EİEİ toplam teorik
kapasitenin 200 MW civarında olduğunu varsaymakta olup, bu kapasitenin
değerlendirilmesi çalışmalarına devam etmektedir. EİEİ'nin incelemelerine göre Ege ve Marmara bölgelerinde henüz
keşfedilmemiş büyük bir potansiyel vardır.
Güneşe dayalı termal enerji, küçük oranda
doğrudan kullanılmakta olup, 1990-95 arasında iki mislinden fazlasına
katlanarak, 1.9 milyon metrekarelik termal kollektör alanıyla, 52 mtpe’ye
ulaşmıştır. Türkiye'de 100'e yakın
plaka kollektörü üreticisi vardır.
Kayıtlarda fotovoltaik üretim yoktur.
Güneş enerjisi kullanımının 2000'de 94 ktpe'ne, 2010 yılında da 308
ktpe'ne ulaşması beklenmektedir.
EİEİ Marmara, Ege ve Güneydoğu Anadolu
bölgelerinde rüzgar gücünün kullanımına uygun yöreler belirlemiştir. İzmir yakınlarında 55 kW'lık bir türbin
jeneratörü inşa edilmiş olup, Marmara Bölgesi'nde de BOT programı altında bir
rüzgar çiftliğinin inşası tasarlanmaktadır.
POLİTİKA
Çevre Bakanlığı, jeotermal ısı ve diğer
çevredostu yatırımların gelişimini teşvik amacıyla, sermaye yatırımının %45'ine
varan oranlarda, %10 vadeli düşük faizli krediler dağıtmaktadır. Ayrıca, prototip projeleriyle
ilgilenmektedir. Hükümet, CO2
emisyonlarının azaltılması planının bir parçası olarak, jeotermal projelere
finansman cazibesi kazandırmayı düşünmektedir.
ETKB bu alanda, potansiyel yenilenebilir
kaynaklar da dahil olmak üzere çeşitli işlevler yerine getiren EİEİ kanalıyla
etkindir.
Ormanların hemen hepsi kamu mülkiyetinde
olup, Orman Müdürlüğü kanalıyla yönetilmektedir. Hükümet, yeni dikimleri de içeren bir orman yönetim programı
uygulamıştır. Konutlara, 325,000 adet
odun yakan eski sobanın değiştirilmesi için %0 faizli kredi verilmektedir.
Ankara belediyesinin, başta güneş enerjisiyle
ısıtma, PV enerji ve rüzgardan elektrik üretimi olmak üzere, enerji ihtiyacının
%10'unu yenilenebilir kaynaklardan sağlamak gibi bir yerel hedefi olmakla
beraber, bu kaynaklara yönelik hiçbir ulusal hedef yoktur. Bu yerel plan çerçevesinde, başarılı tasarımları
konut denetimine dahil edebilmek amacıyla, binalarda pasif güneş enerjisi
kullanımına yönelik çalışmalar yapılmaktadır.
Hidro ve jeotermal ısı konularında belediye desteği vardır.
1996 yılında yenilenebilir enerji araştırma
geliştirmesine ayrılan kaynakların, 1.185 milyar TL olduğu tahmin edilmekte ve
bu tutar, toplam enerji ar-ge harcamalarının %4.6'sını oluşturmaktadır. Desteklenen ana kaynak, ısınma ve klimaya
yönelik güneş enerjisidir.
ELEŞTİRİ
Yenilenebilir kaynakların durumu, enerjinin tipine
göre değişmektedir. Odun kullanımı
sürdürülebilir olmalıdır. Hidro ve
jeotermal potansiyel büyüktür, fakat diğer kaynaklar henüz gelişmemiştir.
Odun tüketiminin ormanlara zarar vermemesi
gerekmektedir. Hükümet bu soruna,
özellikle yasa dışı kesimle mücadeleyi ve dikim çabalarını arttırarak
eğilmelidir.
Elektrik ağı büyük oranda yaygınlaştırılmış
ve elektrik fiyatları konutlar için düşük düzeyde tutulmuştur. Konut sektörü lehine çalışan çapraz
sübvansiyonların kademeli olarak azaltılması yanında elektrik ve diğer
konvansiyonel yakıt fiyatlarının, maliyetleri yansıtacak şekilde piyasa
düzeylerine çıkarılması, yenilenebilir kaynaklara eşit şartlar altında rekabet
imkanı sağlayacaktır.
Yenilenebilir kaynaklara destek, maliyet
etkinliği çerçevesinde verilmelidir.
Yenilenebilirler alanındaki hükümet politikasının olumlu unsuru, bu
kaynaklardan enerji üretiminin ekstra maliyetini hesaba katmayan genel anlamda
bir teşviğin bulunmamasıdır. Enerji
için finans kaynakları sınırlı olduğuna göre, yenilenebilir kaynaklara
verilecek desteğin maliyet açısından en etkin projelere öncelik üzerinde
yoğunlaşması gerekir. Yenilenebilir
kaynaklarla ilgili ihale süreçleri, bu tür projelerin desteklenmesini
garantilemeyi hedeflemelidir.
YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI HAKKINDA
ÖNERİLER
Hükümet;
1.)
Orman kaybı sorunuyla ilgilenmeye devam etmelidir,
2.)
Konvansiyonel yakıt fiyatlarının piyasa düzeylerine ulaşmasına imkan
tanımak suretiyle, yenilenebilir kaynaklar için serbest rekabet ortamı
sağlamalıdır,
3.)
Bu kaynakları desteklerken maliyet açısından en etkin projelere öncelik
tanımalıdır.
ENERJİ VE ÇEVRE
Türk çevre politikasının ana hedefi,
gelişmeyi teşvik ederken çevreyi koruyup geliştirmektir. Çevre politikası, enerji politikasının çevre
sorunlarını hesaba katmasını ve ekonomik gelişme için gerekli olan enerji talep
artışıyla çevre ilgileri arasında bir
denge kurulmasını amaçlamaktadır. Çevre
Bakanlığı 1991 yılında kurulmuş ve 1997'den bu yana, yeni enerji yatırımlarıyla
ilgili kararların tümüne katılmıştır.
Başbakanlık kararına göre 1997 yılı Türkiye'de Ulusal Çevre Yılı ilan
edilmiştir.
ENERJİYLE İLGİLİ CO2 EMİSYONLARI
Enerjiye bağlı CO2
Emisyonları
Enerji kökenli CO2 emisyonları,
1990'den itibaren yıllık %3 ortalamayla 1995 yılına kadar toplam %15.9 artarak,
1995 yılında 160.5 mt'a ulaşmıştır.
Türkiye IEA üyesi 24 ülke arasında, 1990-95 arası artış hızı itibariyle
3. olmakla beraber, 1995 yılında hala, kişi başına en düşük enerji kökenli CO2
emisyonuna sahiptir. Fakat hem kişi ve
hem de birim gayrısafi yerel hasıla (GSYH) başına emisyon miktarları
artmaktadır.
Kömür ve kömür ürünlerinden kaynaklanan
enerji kökenli CO2 emisyonları, 1990-95 arasında hafifçe
azalmıştır. Başta elektrik ve rafineri
sektörleri olmak üzere enerji kökenli ve ulaşım sektöründeki CO2
emisyonları artarken, sanayi sektöründeki emisyonlar yaklaşık olarak sabit
kalmıştır.
Enerji tüketim tahminleri CO2
emisyonlarında hızlı bir artışa işaret etmekte, bu emisyonların 2000 yılında,
1995'e göre %48'den fazla bir artışla 238 mt'a, 2010 yılında da 425 mt'a ulaşması
beklenmektedir. Fakat bu tahminler
gözden geçirilmektedir. Doğal gaz ve
ihtal kömür tüketiminin yukarıya, yerli linyit tüketiminin ise aşağıya
çekilmesi, enerji kökenli CO2 emisyonlarında daha düşük bir artışa
yol açacaktır. Ayrıca, enerji verimliliğini
arttırmak amacıyla alınmış olan önlemlerin bu emisyonları daha da azaltması
gerekmektedir, ki bu husus emisyon tahminlerine dahil edilmemiştir.
Sera Gazı Emisyonu
Politikaları
Türkiye, İklim Değişikliğiyle İlgili Çerçeve
Antlaşma'yı (Framework Convention on Climate Change-FCCC) imzalamamıştır. Hükümet Türkiye'nin, bir OECD üyesi olmasına
rağmen, bu anlaşmada gelişmekte olan bir ülke muamelesi görmesini istemekte ve
ülkelerin CO2 azaltım yükünü, göreceli gelişme düzeylerini
yansıtacak biçimde paylaşması gerektiğini düşünmektedir.
Fakat Türk Hükümeti anlaşmanın ruhuyla
hemfikirdir. Görüşlerinin dikkate
alınacağı ve yükümlülüklerinin 'kademelendirilmiş sorumluluklar' temelinde
belirleneceği beklentisiyle, konvansiyona katılmak için gerekli Parlamenter
süreçleri başlatmıştır.
Türkiye ayrıca, Sera Gazı emisyonlarıyla
ilgili olarak muhtelif önlemler almıştır:
1.)
Ulusal İklim Koordinasyon Kurulu sera gazları ile ilgili olarak FCCC'ye
üye ülkelerin yaptığı doğrultuda bir rapor hazırlamıştır. Bu rapor başta hidroelektrik ve fosil
kaynaklar için ileri yanma teknolojileri olmak üzere yenilenebilir kaynak
kullanımının artırılmasını önermektedir,
2.)
İklim değişikliği konusundaki bilimsel gelişmeleri takip edip
değerlendirecek ve ulusal sera gazı envanterini çıkartacak bir çalışma grubu
oluşturulmuştur,
3.)
Çevre yatırım önceliklerini belirleyip genel enerji ve ekonomi
politikalarına ithal etmek üzere, Dünya Bankası tarafından desteklenen ve DPT
tarafından yürütülen bir 'Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı' projesi
oluşturulmuştur.
Bu planla ilgili olarak DPT, CO2
emisyonlarını azaltma önlemlerini içeren bir 'Ulusal Ajanda 21' taslağı
hazırlamaktadır. Bu plan, bazıları
zaten uygulanmış olan şu önlemleri öngörmektedir:
1.)
Elektrik üretimi ve konut sektöründe ısıtma için daha fazla doğal gaz
kullanımı,
2.)
Yenilenebilir kaynaklarla ilgili ar-ge desteği ve jeotermal projelerin
kuvvetlendirilmesi,
3.)
İzolasyon ve ısıtma sistemlerinde iyileştirmeler,
4.)
Ulaşım sektöründe alternatif yakıt kullanımının artırılması,
5.)
Kojenerasyon için finans desteği,
6.)
Nükleer santral inşası.
DİĞER EMİSYONLAR
Emisyon Eğilimleri
Fosil yakıt kullanımındaki artış, kirletici
emisyonlarının da büyümesine yol açmıştır.
Otomobil sahipliğindeki hızlı artışa paralel olarak artan ulaşım yakıtı
talebi, kentlerdeki hava kirliliğini artırmıştır. Ayrıca, dizel yakıtın maksimum sülfür içeriği %0.7 k/k
(kütle/kütle) olup, diğer IEA ülkelerince müsaade edilen %0.05 k/k veya
altındaki oranların çok üzerindedir.
Isınmak için kısmen hala linyit kullanan kent nüfusundaki büyüme
nedeniyle artan ısı talebi, kentlerdeki kirlenmenin bir diğer sebebidir.
Hükümet toplam emisyonlarla ilgili istatistik
toplamamaktadır. DİE'ye göre, SO2
ve parçacık emisyonları artmaktadır.
Keza, elektrik sektöründen kaynaklanan NOx ve SO2
emisyonları...
Çevre Denetimi ve Politikası
Son yıllarda Hükümet, enerji kaynaklarından
doğan kirlenmeyi azaltmak için bir dizi önlem almış veya almayı
tasarlamaktadır:
1.)
Konutlarca kullanılan yüksek kükürtlü linyitin düşük kükürtlü ithal
kömürle ikamesi yönünde önlemler alınmıştır.
Bazı sanayi bölgelerinde, yerli taşkömürün yerini düşük sülfürlü ithal
kömür almıştır. Büyük kentlerdeki artan
doğal gaz kullanımı da kirletici emisyonlarının azalmasına katkıda
bulunacaktır,
2.)
Otomotiv dizelin maksimum kükürt içeriğinin 2000 yılında, şimdiki
düzeyi olan %0.7 k/k'dan (kütle/kütle), Tüpraş'ın rafinerilerdeki yatırımların
gelişime bağlı olarak %0.2 veya 0.05
k/k'ye düşürülmesi planlanmaktadır.
Kükürt içeriği için Ocak 1997'de belirlenen ilk program, Tüpraş'ın bu
takvimi gerçekleştirecek yatırım kaynaklarının hazır olmadığı gerekçesi yüzüden
ertelenmiştir. Ağır fuel oilin maksimum
kükürt içeriği %3.5 olup, kükürt içeriğine bağlı bir vergilendirme farklılığı
yoktur. Kurşunsuz benzine uygulanan
vergiler, kurşunlu benzininkinin biraz altındadır,
3.)
1986 tarihli Hava Kalite Kontrol Düzenlemesi, yanma tesisleri için ceza
da içeren emisyon sınırları yanında, endüstriyel olan veya olmayan bölgeler
için global emisyon standartları belirlemektedir. Yerel Halk Sağlığı idareleri yerel hava kalitesini izlemekte
olup, sınır değerlerin aşılması halinde kirletici emisyonlarının azaltılması
için gereken önlemleri alabilmektedirler.
Linyite dayalı tüm güç santrallarının FGD ekipmanı ile donanımı şarttır. Bu ekipman ayrıca, mevcut linyit santrallarına
da yerleştirilmekte, 1986 tarihli düzenleme gözden geçirilmektedir,
4.)
Çevre Bakanlığı 1992 yılında; arabalar, kamyonlar ve tırların emisyon
testleri için bir düzenleme getirmiştir.
Bu düzenleme, müsaade edilen maksimum emisyon düzeylerine uyulmadığı
takdirde cezalar öngörmektedir.
Kullanılmış araçların satışı sırasında emisyon testi şarttır,
5.)
Çevresel Etki Değerlendirmesi ile ilgili olarak 1993'te çıkartılan
düzenleme, yeni güç santralları da dahil olmak üzere tüm yeni yatırımlar için
etki değerlendirmesini şart koşmaktadır.
Çevre Bakalığı yatırımlara, bu değerlendirmenin sonucuna göre izin
vermektedir.
Hava kalitesini iyileştirmek amacıyla yerel
düzeyde önlemler de alınıştır;
1.)
Kitle ulaşımına, kent trafiğinde ve dolayısıyla hava kirliliğinde azalmaya
yol açacak yatırımlar yapılmaktadır.
1996 yılında Ankara'da, 2000 yılında da İstanbul'da birer metro devreye
girmiş olup, her ikisinin de erişim hatları genişletilmektedir,
2.)
İstanbul Belediyesi, izolasyon yatırımı yapan konutlar için daha düşük
doğal gaz fiyatı önermektedir,
3.)
Kentleşmiş alanlardaki hava kirliliğini ölçen sistemlerin sayısı
arttırılmış ve periyodik bilgiler sağlanmaya başlanmıştır. Belediyeler, linyit gibi bazı yakıtların
yasaklanması da dahil olmak üzere bir takım önlemler almıştır.
ELEŞTİRİ
Hükümetin FCCC'ye katılım düşüncesi, sera
gazı emisyonlarının daha kapsamlı denetimi açısından takdire şayandır. Türkiye ayrıca, emisyon kaynaklarının ve bu
kaynakların evriminin daha iyi anlaşılmasını mümkün kılacak olan bir ulusal
sera gazı envanteri hazırlamaktadır.
Kişi başına enerji kulanımı ve CO2
emisyonları, diğer IEA ülkelerine oranla düşük olmakla beraber, ulusal gelir
artışı ve ülkenin hızla kentleşmesi sonucu hızla artmaktadır. Bu durum, sera gazı emisyonlarının
azaltılması yönündeki çabaların arttırılmasını gerektirmektedir. İlk adım olarak enerji fiyatlandırmasının,
maliyetleri yansıtacak biçimde reforma tabi tutulması, sadece enerji
verimliliğini arttırmakla kalmayıp, CO2 emisyonlarını da
azaltacaktır.
Yerel ve özellikle de kentlerdeki kirletici
emisyonları ile ilgili olarak, bir önceki derinlemesine rapordan bu yana bir
miktar ilerleme kaydedilmiştir.
Çevresel etki değerlendirmesi ile ilgili yasanın benimsenip uygulamaya
konmuş olmasını ve belediyelerce alınan bazı önlemleri bu kapsamda zirketmek
mümkündür. Hava kirliliğinin daha iyi
izlenmesi sayesinde, yetkililer sorun alanlarını belirleyip uygun düzeltici
önlemleri alabileceklerdir. Fakat hava
kalitesini iyileştirmek için çeşitli önlemlerin alınması ihtiyacı vardır. Bu önlemler, CO2 emisyonlarını
azaltmak suretiyle global çevreye de olumlu katkıda bulunabilir.
Fiyat reformu bu durumu şu açılardan
iyileştirecektir:
1.)
Enerji verimliliğini arttırarak,
2.)
Elektrik üretim ve iletim şirketi TEAŞ'ın FGD üniterlerine gerekli
yatırımları yapabilmesini sağlayarak.
Bu husus, SO2 emisyonlarının esas kaynağı linyit olduğundan
önemlidir,
3.)
Tüpraş'in yakıt kalitesini iyileştirmek için gerekli yatırımları
yapabilmesini mümkün kılarak.
Linyitten doğal gaza daha yüksek oranda
geçiş, kentlerdeki hava kalitesinin iyleşmesine katkıda bulunacaktır. Fiyat reformuna ilaveten, gaz dağıtım ağına
yapılacak olan yatırımlar daha fazla sayıda insanın bu kaynaktan faydalanmasını
sağlayacaktır.
Hava kalitesiyle ilgili yasalar ve
düzenlemeler, kurallara uyulmaması halinde cezalar öngörmektedir. Hükümet bu önlemlerin etkinliğini, belki
kontrolları arttırıp cezaları yükselterek garantilemelidir.
Otomobil sahipliğinin büyük oranda artması
beklenmektedir ve ulaşım kaynaklı kirletici emisyonlarının azaltılması için şu
önlemlere ihtiyaç vardır:
1.)
Otomotiv dizelindeki çok yüksek oranlı kükürt içeriğinin azaltılması,
kentlerdeki hava kirliliğine katkısı büyük olduğu için acilen gereklidir. Ayrıca, düşük kükürtlü benzin ve dizel
yakıtı, araç filolarının NOx ve CO emisyonunu anlamlı miktarda
azaltmaktadır. Hükümet yeni
düzenlemelerin hayata geçirilmesi için bir zaman hedefi belirlemeli ve bunu
değiştirmemelidir. Rafineriler uyum
sağlamalı ve gerekli yatırımları yapmalıdır.
Tüpraş'ın hükümet tarafından planlandığı üzere özelleştirilmesi ve
fiyatları çoğu kez uluslararası düzeyin altında belirleyen hükümet
müdahalelerinin sona erdirilmesi, rafinerilerin gerekli yatırımları başarmasına
yardımcı olacaktır. Bu arada, düşük
kükürt oranlı ham petrol alımı, ürünlerin kalitesini iyileştirecektir.
2.)
Vergilerin, çevresel olanları da dahil olmak üzere dış maliyetleri de
içselleştirecek düzeyde belirlenmesi yerinde olacaktır. Bu önleme, bazı yakıtların kükürt içeriğinin
hala yüksek olması açısından özellikle ihtiyaç vardır.
3.)
Kitle ulaşımına yapılacak yatırımlar, trafik hacmini azaltıp akışını
iyleştirmek ve dolayısıyla kentsel hava kirliliğini azaltmak için
sürdürülmelidir.
ENERJİ VE ÇEVRE ÖNERİLERİ
Hükümet:
1.)
CO2 emisyonlarını azaltma yönündeki çabaları sürdürmeli,
2.)
Hava kalitesiyle ilgili mevcut düzenlemelerin uygulanışını
iyileştirmeli,
3.)
Özellikle kentsel alanlarda, yüksek kükürt içerikli linyitten doğal
gaza geçişi teşvik etmeli,
4.)
Trafiğin evrimini gözetlemeli ve kitle ulaşımı yatırımlarına devam
etmeli,
5.)
Petrol ürünlerinin kükürt içeriğini mümkün olan en kısa zamanda
azaltacak önlemleri almalı,
6.)
Başta düşük kükürtlü fuel oilinki olmak üzere, daha temiz yakıtların
kullanımını teşvik amacıyla kademelendirilmiş vergiler koymalıdır.
TEKNOLOJİ, ARAŞTIRMA VE
GELİŞTİRME
Ulusal eneri ar-ge programlarının ana hedefi,
orta ve uzun vadeli enerji arzını güvence altına almaktır. Bu da yerli kömürün ve jeotermal, güneş,
rüzgar gibi yenilenebilir kaynakların temiz kullanımı, özellikle enerji yoğun
endüstrilerde enerji verimliliği ve tasarrufunun teşviki kanalıyla
başarılabilir.
Bilim ve Teknoloji Üst Kurulu ar-ge
önceliklerini periyodik planlar halinde belirlemektedir. Başta gelen kamu ar-ge kurumu olarak
TÜBİTAK, bu önceliklerin belirlenmesinde tavsiye rolüne sahiptir. Enerji alanındaki ar-ge etkinlikleri, vurgu
daha ziyade bilgisayar ve enformasyon sistemleri üzerinde olduğundan, hükümetin
üst düzey öncelikleri arasında değildir.
Ar-ge etkinliklerinin kamu ile özel sektör
arasındaki dağılımı, %80 kamu ve %20 özel sektör olarak tahmin
edilmektedir. Hükümet 1995 yılında özel
endüstrilerde ar-ge'yi teşvik için bir program başlatmıştır. Ar-ge projelerinin toplam maliyetlerinin
%50'ye kadar varan kısmına kamu fonlaması sağlanabilmektedir. Hükümet ayrıca, entellektüel mülkiyet
haklarıyla ilgili yasayı, AB düzenlemeleriyle uyum sağlayacak şekilde
değiştirmiştir.
Kamunun enerji alanındaki ar-ge harcamaları
tahminen, 1995 yılında 189 milyar TL (4.1 milyon dolar) iken, 1996'da 258
milyar TL (3.2 milyon dolar) olarak gerçekleşmiştir. Bu veri, KİT'lerin harcamalarını da içermektedir. Kamunun birim gayrısafi yerli hasıla (GSYH)
başına ar-ge bütçesi, IEA ülkelerinin herhangi birininkinden çok daha
küçüktür. 1995 yılında, kamunun enerji ar-ge
bütçesinin üçte ikisinden fazlası fosil yakıtlara, %16'sı nükleer araştırmalara,
%4'ü enerji tasarrufuna, %1.6'sı da yenilenebilir kaynaklara
hasredilmiştir. 1996 yılındaki
tahminler bu oranları %57, %23, %7 ve %4.6 olarak göstermektedir. Yenilenebilir kaynaklar bütçesi 1996
yılında, Güneş enerjisiyle ısınma ve klima fonlarındaki sivri artışlar
nedeniyle, neredeyse dört misline katlanmıştır.
Kamu ar-ge faaliyetleri, kamu kuruluşları ve
üniversiteler tarafından yürütülmektedir.
En önemli sektörlerarası araştırma kuruluşu TÜBİTAK'tır. TÜBİTAK iki araştırma enstitüsüne ilaveten,
ar-ge faaliyetleri sadece enerjiyle sınırla kalmayıp, enformatik konusunu,
temel ve teknolojik araştırmaları da kapsayan Marmara Araştırma Merkezi'ni
yönetmektedir. TÜBİTAK ayrıca,
araştırma camiasında geniş denetim sorumluluklarına sahiptir ve uzun vadeli
ar-ge programlarının etkinlik ve eşgüdümünü sağlama konusunda yetkili yegane
kuruluştur. Diğer ana işlevleri;
üniversiteler ve kamu veya özel araştırma kurumları tarafından yapılan ar-ge
faaliyetlerine finans desteği vermek, seminerler ve çalıştaylar kanalıyla bilgi
dağıtımını sağlamak, burslar vermek, bilimsel ve teknik alanda uluslararası
ilişkileri yürütmektir. TÜBİTAK ayrıca
hükümet için, bilim ve ar-ge alanında politika oluşturup tavsiyelerde bulunan
bir kurumdur. Enerji alanındaki TÜBİTAK
projeleri esas olarak enerji verimliliği ve yenilenebilir kaynaklar üzerinde
yoğunlaşmış olup, yeni teknolojilerin devreye sokulabilmesi açısından önem
taşıyan bir şekilde saha uygulamalarıyla ilişkilidir. 1996 yılında TÜBİTAK'ın enerji alanındaki ar-ge harcamaları 25
milyar TL olup, Türkiye'nin bu alandaki harcamalarının %10'unu oluşturmaktadır.
TÜBİTAK daha fazla özel sermaye katkısı
cezbetmeye çalışmaktadır. 1990 yılında
TÜBİTAK'ın toplam ar-ge harcamaları kaynak itibariyle, %90 kamu kökenli ve %10
mukavele temelli araştırma iken, bu oranlar 1996'da %66 ve %34 olarak
değişmiştir.
Marmara Araştıma Merkezi'ndeki Enerji
Sistemleri Bölümü, ülkenin yenilenebilir kaynaklar alanındaki orta ve uzun
vadeli ihtiyaçlarını hedefleyen araştırmalar yapmakta olup, özellikle güneş,
rüzgar ve biyokütle teknolojileri üzerinde yoğunlaşmıştır. Güneş kollektörlerinin optimizasyon
karakteristiklerini iyileştirmeye yönelik verimlilik ve dayanıklılık testlerini
amaçlayan bir araştırma projesi, üreticilerle işbirliği çerçevesinde yürütülmektedir. Diğer araştırmalar, emici soğutma
(absorption cooling) sistemleri için yüksek verimli kollektörleri ve deniz
suyunun verimli arıtımını hedeflemektedir.
Batı sahillerinin muhtelif bölgelerinde rüzgar tarlalarının inşası ve
yerel tatlı sorgumun, güç üretimi, ısıtma kazanları ve ev sobalarında linyitin
yerini alabilmesine yönelik olabilirlik çalışmaları da yapılmaktadır.
ETKB MTA'daki, maden arama ve çıkarma
işlerine ilaveten temel jeolojik etüd ve araştırmalar da yürüten teknik
personeli yönetmektedir. MTA'nın ana
hedefleri, temel jeolojik etüdleri, madenler ve endüstriyel hammaddelerle
ilgili arama ve teknolojik araştırmaları yapmaktır. Arama faaliyetleri çoğunlukla, endüstrinin ve enerji üretiminin
ihtiyaç duyduğu metalik mineraller ve hammaddeler üzerinde yoğunlaşmıştır. MTA ayrıca, teknolojik değerlendirmelere ve
aramaların ekonomik olabilirliğine temel oluşturmak üzere, keşfedilmiş olan
maddelerin kalite ve miktarını belirlemeye yönelik çalışmalar da yapmaktadır.
ETKB, Karadeniz Bölgesi ve Orta Asya Ülkeleri
Arasında Enerji Alanında İşbirliği İçin Bölgesel Çalışma Grubu (REWG) ile
işbirliği halinde enerji ar-ge'si üzerinde, özel sektörün katkı miktarını ve
gelecekteki öncelikler sıralamasını daha sağlıklı bir şekilde belirleyebilmek amacıyla
veri toplamaya yönelik bir program yürütmektedir.
Nükleer alandaki ar-ge çalışmaları TAEK
tarafından yürütülmektedir. TAEK'e
ilaveten, MTA ve bazı üniversiteler de belli bazı nükleer projelere
katılımcıdır.
Ar-ge açısından uluslararası işbirliği artmaktadır. TÜBİTAK, çoğunlukla çevre konularıyla
uğraşan gayet iyi tanımlanmış projelerle meşguldür. Türkiye, IEA'nın altı ayrı uygulama anlaşmasına (implementing
agreements) katılmıştır. Ayrıca, AB
programları Türkiye'ye açık olup, AB fonlarından yararlanmak mümkündür. Türkiye aynı zamanda REWG'nin de bir
üyesidir. Bu örgütün, Teknoloji
Transferi ve Ar-Ge İşbirliği ile ilgili Alt Çalışma Grubu, enerji
teknolojisindeki gelişmeler ve yeni teknolojilerin transferi için yardım
konularında bilgi alış verişi üzerinde çalışmaktadır.
ELEŞTİRİ
Türkiye'nin ar-ge alanındaki kamu bütçesi çok
mütevazıdır. Ar-ge projelerinin çok iyi
odaklanmış olduğu ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına uyduğu görülmekte, fakat 1990'lı
yıllarda kamu ar-ge bütçesinin yıldan yıla, hiç kuşkusuz programların öncelik
tayininde sürekliliğin bulunmayışı nedeniyle sıçramalara uğradığı
görülmektedir.
Ulusual enerji tüketimindeki artış eğiliminin
beklenen devamı, enerji ar-ge bütçesinin, belirlenen enerji politikalarını
yakından ve tutarlı bir şekilde yansıtan bir dağıtımla optimizasyonunu önemli
kılmaktadır. Ar-ge programları uzun
vadeli olduklarından, Hükümet fonlamadaki sürekliliği garantilemelidir. Kamunun ar-ge fonlamasındaki yıllık
değişkenliğin büyük olması, özel kuruluşların kamu ar-ge projelerine
katılımındaki artışı da engelleyebilir.
Hükümet kamu fonlarının küçüklüğü karşısında,
ar-ge'den sorumlu çeşitli kuruluşlar arasında daha iyi bir eşgüdüm imkanı olup
olmadığına bakmalıdır. Ayrıca, toplam kamu fonlamasının iyi yönetilip
yönetilmediği değerlendirilmelidir.
Özellikle, 1996 yılında, kömürün kamu ar-ge harcamlarındaki payı sadece
%5.5 olup, Türkiye'deki kömür üretiminin önemiyle kıyaslandığında hayli
küçüktür. Kayıtlarda, güç
teknolojilerine ayrılmış hiçbir harcama yoktur. Yenilenebilir üretimin artması beklendiğine göre, en etkin
yenilenebilir kaynaklara yönelik ar-ge'ye daha büyük önem verilebilir. Genel olarak, kamunun nükleer alandaki ar-ge
harcamaları diğer yakıtlara oranla büyüktür.
Fakat bu harcamalar, hükümetin nükleer santrallar inşası konusundaki
kararlılığı nedeniyle faydalı olabilir.
Bilim ve Tekonoloji Üst Kurulu'nun sekreteryası olarak üstlendiği rol
TÜBİTAK'a, Türkiye'nin enerji teknolojileri alanındaki ar-ge çabalarından azami
yararın türetilebilmesini temin için tümüyle icra edilmesi gereken tavsiye
yetkileri vermektedir.
Kamu ar-ge programlarına özel sektör
katılımının teşviğine yönelik girişimler, kamu ar-ge çabalarının etkinliğini
arttırıp icrasını iyileştirecektir.
KIT'ler özelleştirildikçe veya özerkleştirildikçe, özel ar-ge'yi teşvik
yönünde politikalar yerinde olacaktır.
Gerekli verilerin toplanması Türkiye'nin özel sektöre yönelik
politikalarını daha iyi odaklayabilmesini sağlayacaktır. Ar-ge fonlamasındaki sınırlı kapasitesi
nedeniyle Türkiye, özellikle kömür ve elektrik de dahil olmak üzere, enerji
verimliliği ve yenilenebilir kaynak konularında uluslararası işbirliğini
geliştirmelidir.
TEKNOLOJİ, ARAŞTIRMA VE GELİŞTİRME ÖNERİLERİ
Hükümet;
1.)
Yıllık ar-ge harcamalarında büyük salınımlardan kaçınmalı,
2.)
TÜBİTAK'ın eşgüdüm rolünü kuvvetlendirmeli,
3.)
Özel sektör ar-ge faaliyetlerini teşvik etmeli,
4.)
Ar-ge çalışmalarının ulusal çaptaki etkinliğini maksimuma çıkarabilmek
için, ar-ge verilerinin toplanmasını ve özel sektör faaliyetlerinin
değerlendirmesini hızlandırmalı,
5.)
Özel sektörle yakın çalışma içerisinde, enerji verimliliği ve maliyet
açısından en etkin yenilenebilir enerji kaynakları konularıyla ilgili,
özellikle uygulamalı araştırma kapsamındaki ar-ge'yi teşviğe devam etmeli,
6.)
Ar-ge programlarının, özellike AB ve IEA'ya dönük uluslararası
yönelişlerini kuvvetlendirmeli.